Kitabın başında yazarın eklediği şu alıntı ile başlamak istiyorum:
"Ben yalnızlığı istemiyorum ama yalnızlığa gereksinim duyuyorum." Sanırım bu alıntı kitabın tamamını özetliyor. Yazardan okuduğum ilk kitap. Uzun zamandır merak ettiğim bir kitaptı. Okumak bugüneymiş. Yazar okurken yalnızlığın insan üzerindeki o karamsar, melankolik, can yakan ama insanı bir yerde özgürleştiren yerine değinmiş. Kitap o kadar melankolik ki açıkçası bu özelliğinden dolayı bırakmak istediğim olmadı değil. İnsanı okurken kendi bencilliği ile yüzleştiriyor ve kendisini kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir insan gibi açık açık ortaya koyuyor. Biraz daha içine girecek olursam yalnızlığın iki yüzünü görüyoruz: Bir yerde yalnızlığı istemiyor ama bir yerde de o yalnızlığı arıyor. Sanırım bu hepimizin yaşadığı bir şey. Gün gelir hayatımızda kapımızı çalan, sesimizi duymasını istediğimiz, hakikaten "Nasılsın?" diye soran birilerine ihtiyaç duyarız. Ama insanların o sahte samimiyeti, bencilliğini görünce ya da aralarına dahil olduğumuzda bize yüklediği ağır, kimi zaman uzak yakınlığın etkisinde kalmak istemediğimizde ise yalnız kalmak isteriz, çünkü yazarın da dediği gibi yalnızlık özgürlük getiriyor bir yerde. O özgürlüğe alışınca insan hep yalnız kalmak istiyor ama bir yerde de tamamlayıcımız olan diğer kişilere ihtiyaç duyuyoruz. İnsanın belki en büyük tutsak özgürlüğüdür yalnızlık. Yazarın yalnızlığının onun üzerindeki etkisine baktığımızda çocukluktan bu yana duygusal olarak ihtiyacı karşılanmamış biri. Bu durum onun insanlarla bağ kurmasını zorlaştırmış ve onun için "Yalnızlığı" duvar olarak örmesine sebep olmuş. O duvar onun canını koruyan güvenli bir alan olmuştur. Bu da bu durumu yaşayan insanlarda her ilişkide, kurulan her bağda hem umut veriyor hem de onu tetikte tutuyor. Çocukluğun
… yanında yeni tanıştığı bir kız varken yemek yemeden önce temiz çatalı peçeteyle silen ama tek başınayken çoraplarının pis olup olmadığını koklayarak kontrol eden canlıya erkek denir.