Dingin gökyüzünün altında, bu mezarların yanında biraz oyalandım. Fundalıklar ve sümbüller arasında uçuşan pervaneleri izledim, otları hışırdatan hafif rüzgarı dinledim ve insan, bu dingin toprağın altında uyuyanların nasıl olur da huzursuz bir uyku içinde olduklarını düşünebilir, diye şaştım.
Ağustos ayının altın sarısı günlerinden biriydi. Tepelerde esen rüzgârın nefesi öylesine hayat doluydu ki, bu havayı soluyan biri, ölüm döşeğinde bile olsa bir anda dirilirdi.
Ona, taptığı kadının solmakta olan görüntüsüyle son bir kez vedalaşma fırsatını vermek istiyordum. O da bu fırsatı kaçırmadı, dikkatli davrandı ve içeride çok az kaldı. Kendisini ele verecek en küçük bir gürültü bile çıkarmadı, o kadar sakindi. Odaya
girip çıkmış olduğunu ben bile, ancak, ölünün yüzündeki
örtünün kırışıp bozulmuş olmasından ve yerdeki, gümüş
bir telle bağlanmış bir tutam sarı saçtan anladım. Elime
alıp iyice bakınca bunun Catherine'in boynundaki madalyondan çıkarıldığını gördüm. Heathcliff madalyonu açmış, içindekileri atıp onun yerine kendininkinden bir tutam siyah saç koymuştu. Ben iki saçı da birbirine sardım ve bir arada madalyonun içine yerleştirdim.
Seni ben öldürmüşüm, öyle söyledin. Sen de peşimi bırakma.
Öldürülenler katillerinin peşini bırakmaz. Hayaletlerin dünyada dolaştıklarını biliyorum. Her zaman benim yanımda ol. İstediğin kılığa gir, delirt beni. Yalnız, seni bir türlü bulamadığım dehlizde bırakma. Ah Tanrım, anlatılamayacak bir şey bu... Ben, hayatım olmadan yaşayamam. Ruhum olmadan yaşayamam..."