Doktor çağırmak âdetti. Hastalar iyileşsin iyileşmesin doktor çağırılmalıydı.
Ne hayat ne ölüm adını verdiğimiz kardeşi, doktorsuz olurdu.
Hele ölüm… yaşadığımız dünyada başında doktor olmadan ölmek adeta ayıptı.
Bu ancak muharebe meydanlarında, insanlar toptan, binlerce, on binlerce öldükleri zaman olabilirdi.
Çünkü ölüm aslında pahalı bir şeydi.
Fakat bazen ucuzlar herkesin olurdu.
O zaman ne doktora, ne eczacıya, ne ilaca, ne de herhangi bir şefkate ihtiyaç olmadan insanlar birbirlerine sokularak, birbirlerini kucaklayarak, birbirlerinin içine geçerek, birbirlerinin en hususî taraflarını paylaşarak ölürlerdi.
Fakat evinde, yatağında, kendine mahsus ölümle ölmek, bu muayyen kaideleri olan bir şeydi.
Hafız, papaz, doktor, Kur’an sesi, eczacı havanı, gözyaşı, takdis edilmiş su, çan sesi…. Ancak bunlarla ölüm tamamlanabilirdi.
Bu insan kafasının tabiatın nizamına eklediği bir şeydi.
İnsanlar arasında bu iş böyle olurdu.
Vâkıa tabiat bundan habersizdi.
Bu ilâvenin varlığını bile bilmezdi.
Tabiatın ölümü başka idi.
O kozmik zamanı kendi içinde duymak, onun dağıtıcı pervanesi uzviyetinde ve ruhunda döndükçe, evvelâ hatıralarî ve hafızayı, sonra duyumları ve duyuları perde perde kaybetmek,
sonsuz boşlukta bu pervanenin hızına göre birbirinden uzaklaşan bir yığın zerreye dağılmak, işte tabiattaki ölüm.