Sene 2009… Üniversite hayatımın ilk yılları… “Topluma Hizmet Dersi” kapsamında körler okuluna gideceğimiz söylendi. Tam adıyla “Gaziantep GAP Görme Engelliler Ortaokulu”. İlk duyduğum anda gitmek istemedim çünkü dersine gireceğimiz sınıf, görme engellilerden oluşan bir sınıftı. İsteksiz olma sebebim o hüzün dolu duygu dolu atmosferi bünyemin kaldırmayacak olmasıydı. Ama hayat her zaman bize tercih hakkını sunmuyor. İsteksiz de olsam gitmek zorundaydım. Çekine çekine hocamıza derdimi anlattıysam da kabul etmedi. Ayrıca ders filan vermek için değil sadece akşamları çocuklara kitap okumak için gideceğim söylendi. Bu biraz rahatlamamı sağladıysa da henüz korkularımın esaretinden kurtulmuş değildim. Görme engelli kardeşlerimize sevecekleri bir kitap okumak… Düşününce kulağa çok hoş geliyordu. Fakat korkularımın esaretinde de kurtulmak pek mümkün gözükmüyordu.
Gitmekten başka çare kalmayınca biraz hazırlık biraz da empati kurmaya başladım. İki gözümü sıkı sıkı kapatıp bir anlığına kör olduğumu düşündüm. Sonuç mu? Karanlık, karanlık ve hep karalık. Tarif edilemeyecek kadar ağır. Bazen bir rengi tarif edemezsiniz ya da bir kelebeği, gökyüzünü, gökkuşağını veya bir acıyı… Bir acıyı tarif edemeyip susarak haykırmanın çaresizliğinin ortaya çıkardığı o karanlık işte… En ufak bir sorun karşısında hayata isyan eden ben; acaba dünyam kararsaydı ne yapardım, diye düşünmeden edemedim. Yarım bir yaşam, karanlık bir dünya, eksik bir insan… Sanırım hayata küser, daha da içime kapanır, kimseyi duymak istemez, karanlık bir dünyanın karanlık bir gölgesinden öteye geçemezdim.
Bu duygular ve düşünceler sarmışken her yanımı, zaman gelip çatmış ve kendimi körler okulunda bulmuştum. Dışarıdan bakınca çok güzel bir okul yapmışlardı. Ama güzel olup olmaması buradaki insanlar için çok da bir
Louis BrailleMargaret Davidson · Can Çocuk Yayınları · 2009332 okunma