akılcılığı descartes'ın, düalizm temelinde başlattığını biliyoruz. bir yanda maddi dünya diğer yanda manevi dünya vardır. spinoza da aklın etrafında konumlanır ancak bu ikiliği önemli ölçüde aşar. geometrik kesinliğe sahip düşüncesi; yaratıcı ila yaratılan,manevi ile maddi arasına ayrım koymak yerine insan ile doğayı , ruh ile bedeni, metafizik ile etiği aynı hareket dahilinde ele alan genel bir felsefe inşa etmek üzere, var olan sistemleri yapıbozumuna uğratır.
pek çoğumuz çok dar bir ilgi alanı içinde yaşarız. ev kredisini nasıl ödeyeceğimizi, yeni bir araba alıp almayacağımızı, akşama ne pişireceğimizi dert ediniriz. felsefi olarak düşünmeye başladığımız an, bir adım geri atıp daha geniş resime bakarız.
hiç geri atmamış olanların- hiç incelenmemiş hayat yaşayanların- yalnızca sığ olmakla kalmayıp, potansiyel olarak da tehlikeli olduklarına inanıyorum. yirminci yüzyılın verdigi büyük ders şudur: ne kadar “uygarlaşmış” olursa olsun insanlar ahlaklı koyun olma eğilimindedir. etrafımızdakilerin sündüğü ahlaki öncüyü sorgusuz izlemeye tehlikeli ölçüde yatkınız.
nazi almanyasindan ruandaya körü körüne akıntıyla birlikte giden insanları görürsünüz.
sanat güdüsünün, örneğin yuvarlak tepeleri, suyu ve ağaçları resmeden manzara resimlerinin, neden geniş kesimlerce beğenildiğini ve takdir edildiğini açıklayan evrensel bir fenomen olduğunu söylenir: zira bu, resmedilen çevrenin ilk insanlara gösterdiği konukseverlik sebebiyle böyledir. buradaki düşünce, böylesi görüntülerin ya da manzaraların tercih edilmesinin insan evriminin uzun pleistosen dönemi boyunca hayatta kalma şansını artırdığı ve dolayısıyla insanların bu manzaraları tercih edecek şekilde evrimleştiġidir.