İnsanın inceleme yaparken kendini muhasebeye çekme istegi bile yetersiz kalıyor. Kitap bittikten sonra bi an kendinizi duvarı izlerken ve o odanın lambadan yanan ışığını adeta izleyip kitabın bu kadar az ve öz oluşunu fakat her sözüne onlarca anlam yükleyip etkisinden çıkamayaşını düşünürken bulursunuz.
İran kültürünü bir türlü kabullenemeyen , değişiceğine inanmayan sadık Hidayet , soylu bir ailenin çocuğu olmasına rağmen mühendislik okumak için Belçika’ya gider. Ancak edebiyata ilgisi ve yaşadıgı kültürün temeli onu Paris’e Fransız dili ve edebiyatı öğrenmeye iter. 1930 da tahrana döner ve 1936 da Hindistana giderek budizme ilgi duymaya baslar. Buda’nın eserlerini Farsçaya çevirir. İrana dönüp o dönemin başkanlığını yapan eniştesinin öldürülmesinden sonra içindeki karanlık umutlar daha da artmış ve yaşadığı coğrafyaya dair umutlarını bi kez daha yitirmişti. Paris’te bir daire de havagazı ile intihar ederken ölüme hazırlanmış bir vaziyette ve eserleri yok edip ölüme gitmeye hazırlandıgını görüyoruz.
Kitabında bir cok objeye yer veren hidayetin butimar kuşundan soz etmesi gözlerden kaçmıyor. Eseri okurken bir labirentte ve kısır döngü de hissettim kendimi. Hayali ve asli bir izlenim sunan yazar , yaşadıklarını ve hissettirdikleriyle okuyucuyu tümden bu dünyaya alıp , kasabın kurbanı kesmesinden , işlediği cinayetin altındaki ruh halinden , çömlekteki resımlerde gorduklerınden , odaya sinmiş yılların gitmeyen sidik ter kokusundan ve tabii ki babasından kalma şarabına kadar herşeyi ama herşeyi cok derinden yaşattırıyor. Ölümünden önce kendini tanıyamaması kendini gölgesine dahi anlataması korkusunu yaşamış yazar ve şoyle kaleme almış;
Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes