Selam. İncelemeye nereden başlayacağımdan emin değilim ama kitap zevkimi tam anlamıyla yansıtan bir kitaplayız bugün. Ömrüm boyunca arayıp durduğum her şey ama her şey buradaydı.
Tanrıların Gölgesi, eski tanrıların kendi savaşlarıyla dünyayı yok ettiği bir evrende geçiyor. Vigrið adlı bu sert coğrafyada artık tanrılar yok; geriye sadece kemikleri, kalıntıları ve arkalarında bıraktıkları korkunç yaratıklar kalmış. İnsanlar ise fiyortların, ormanların ve kalkan duvarlarının arasında hayatta kalmaya çalışıyor. Ancak dünyanın en büyük korkusu canavarlar değil: Lekeliler. Damarlarında ölü tanrıların kanını taşıyan bu insanlar insanüstü güçlere sahip olsalar da toplum tarafından nefretle karşılanıyor, avlanıyor ve köleleştiriliyorlar. Hikâye; intikam, aile, sadakat ve hayatta kalma uğruna yolları kesişen üç farklı karakterin gözünden anlatılıyor. Ama tüm bunların arkasında çok daha büyük bir tehdit yavaş yavaş büyüyor.
Öncelikle; evren düzeni şahane, dili şahane, kurgusu şahane ve en çok da karakterleri şahane. Acayip özgün ve üst düzey bir kitaptı. Türkiye’de YİNE yeterince konuşulmayan kitaplardan...
Benim İskandinav mitolojisine zaafım var sanırım. Onun içinde olduğu hiçbir kitabın kötü olma ihtimali yok. Tabii kitap, mitolojiyi doğrudan anlatmak yerine İskandinav kültür ve mitolojisi üzerine inşa edilmiş bir dünyada geçiyor. Çok sert ve karanlık bir atmosferi vardı. Epik fantastik seviyorum derken bahsettiğim bu tarz kitaplar işte!
Ama evrende beni en çok etkileyen şey kesinlikle cinsiyet rolleriydi. Daha iyisini görmedim sanırım. Bakın, “güçlü kadın karakter” adı altında kadınların küçümsendiği bir dünyada gücünü ortaya koyan kadın karakteri herkes yazıyor zaten. Ama ben bunları her okuduğumda, madem bambaşka bir düzen kurabilme imkânınız var, öyleyse neden yine