Ezel Baggins

Ezel Baggins
@Ezellettaa
Nó ädmittänce exeptón party bùsiness ✵ "Ve bilinmez, umut hâlâ parlak görünse bile, daha görecek kederimiz vardır belki de."
Lise 3
2010
65 kütüphaneci puanı
907 okur puanı
Temmuz 2023 tarihinde katıldı
TAVŞAN DELİĞİ
8/10
·344 syf.·
2026 44. kitabı
Selam. Bu gün daha iyi anlaşılmasını istediğim bir kitaptan söz etmek istiyorum. Kitabı okuduktan sonra ekin ✧ tüm kapalı anlamları açıklayan bir araştırma atmıştı bana, bundan çokça faydalandığımın altını çizmek istiyorum. Ancak kimse inceleme yazmaya yanaşmayınca bu işe el atmaya karar verdim. Çok fazla inceleme inceleyip yazdığım ilk inceleme bu oldu çünkü topluca herkesin aklındaki karışıklıkları gidermek istedim. !Spoiler içerir Mona Awad'ın Tavşan romanı son yılların en kutuplaştırıcı eserlerinden biri. Sevenleri onu modern gotiğin en özgün örneklerinden biri olarak görürken, sevmeyenleri anlamsız ve gereksiz derecede absürt olmakla suçluyor. İlginç olan şu ki, kitaba yöneltilen eleştirilerin büyük kısmı aslında romanın başarısız olduğunu değil, tam olarak yapmak istediği şeyi başardığını gösteriyor çünkü Tavşan okurunu rahat ettirmek için yazılmış bir roman değil. Bu nedenle kitabın aldığı düşük puanların önemli bir kısmının, romanın niteliğinden çok okurun beklentileriyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Pek çok kişi kitabı eline aldığında Donna Tartt'ın Gizli Tarih'ine benzeyen, seçkin öğrenciler, akademik entrikalar ve planlı suçlar etrafında dönen geleneksel bir dark academia hikâyesi bekliyor. Oysa Awad'ın yazdığı şey bambaşka. Bu kitap bir kampüs romanı görünümüne bürünmüş yaratım alegorisi, ir cinayet hikâyesi görünümüne bürünmüş yazarlık hikâyesi, bir arkadaşlık hikâyesi görünümüne bürünmüş yalnızlık hikâyesi ve her şeyden önemlisi, güvenilmez bir anlatıcının zihninde geçen olayları okuduğumuz farklı bir kitap. Ben farklı zihinleri okumayı çok sevdiğimden bu durum çok hoşuma gidiyor. Romanın geçtiği Warren Üniversitesi bile aslında anlamlıdır. İngilizcede "warren" kelimesi tavşan yuvası, yani yer altındaki karmaşık tünel sistemi anlamına gelir. Daha
Duygu ve Düşünce
TavşanMona Awad · İthaki Yayınları · 2024748 okunma
Reklam
Fantastiğin Temellerinden Biri Ama Bana Geçmeyen Bir Hikâye
6/10
·184 syf.·
2026 16. kitabı
Selam. Uyuşmadığım bir başka kitaplayız bu gün.. Dünyanın ötesindeki orman uzun zamandır merak ettiğim kitaplardan biriydi. Bunun en büyük sebebi de elbette William Morris 'in J. R. R. Tolkien ve C. S. Lewis üzerinde büyük etkisi olan yazarlardan biri kabul edilmesi. Tolkien’i bu kadar seven biri olarak onun ilham kaynaklarını görmek, fantastik edebiyatın köklerine biraz yaklaşmak istemiştim. Ama dürüst olmak gerekirse kitap benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Kitabın yazıldığı dönem düşünülünce yaptığı şeyin önemli olduğu inkâr edilemez. Morris gerçekten kendi dönemi için farklı bir dünya kurmaya çalışan, bugün modern fantastik dediğimiz türün yapı taşlarından bazılarını atan yazarlardan biri. Ancak bir eserin öncü olması onu otomatik olarak iyi yapmıyor. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, yazarın dünyayı gerçekten yaşatmak yerine sadece anlatıyor olmasıydı. Sanki olaylar, karakterler ve mekânlar derin bir hisle değil de “şöyle bir şey olsun” düşüncesiyle yazılmış gibiydi. Ortada büyük bir hayal gücü var ama o hayal gücünün içine ruh işlenmemiş gibi hissettim. En büyük problemim atmosferdi. Çünkü fantastik edebiyatın temel taşı bence atmosferdir. Yeni bir dünya anlatıyorsanız okuyucunun oraya girebilmesi gerekir. O dünyanın kokusunu, ışığını, ağırlığını hissetmesi gerekir. Ama burada hiçbir şey zihnimde tam anlamıyla oluşmadı. Mesela kitapta bir cüceden bahsediliyor ama o cücenin neye benzediğine dair kafamda net hiçbir görüntü oluşmadı. Fantastik edebiyatta cüce dediğiniz anda okuyucunun aklına yüzlerce farklı ihtimal gelebilir. Ama Morris’in anlatımı o kadar yüzeysel kalıyor ki karakterlerin fiziksel varlığı bile hissedilmiyor. Aynı durum orman için de geçerliydi. “Dünyanın ötesindeki orman” gibi inanılmaz güçlü bir isim var ortada ama
Duygu ve Düşünce
Dünyanın Ötesindeki OrmanWilliam Morris · İthaki Yayınları · 2019496 okunma
Yazarlar ve 'Klişe' Sevdaları
6/10
·496 syf.·
2026 28. kitabı
Selam. Girişi ile beni büyük bir beklenti içine sokup ilerledikçe hayal kırıklığına uğratan o kitaplayız bu gün. Hemen konuya geçiyorum. Köprü Krallığı politik entrikalar, casusluk ve düşmandan aşığa temasını merkeze alan bir fantastik roman. Hikâye, dünyayı ikiye bölen büyük bir fırtına denizinin ortasında bulunan Ithicana etrafında şekilleniyor. “Köprü Krallığı” olarak bilinen bu ülke, iki kıta arasındaki tek güvenli geçiş yolunu kontrol ettiği için ticaretin merkezine dönüşmüş durumda. Bu da diğer krallıkları ekonomik olarak Ithicana’ya bağımlı hâle getiriyor. Ana karakter Lara ise Maridrina kralının kızlarından biri. Ama sıradan bir prenses değil; çocukluğundan beri kardeşleriyle birlikte bir casus ve suikastçı olarak yetiştiriliyor. Görevi Ithicana kralıyla evlenmek, onun güvenini kazanmak ve köprünün zayıf noktalarını öğrenerek krallığı içeriden çökertmek (bu görevi alma hikâyesini okumak asıl keyifli olandı). Fakat Lara düşman olarak büyütüldüğü insanların sandığından çok farklı olduğunu fark etmeye başladığında işler karışıyor. Kitabın girişini gerçekten çok sevdim. Bu kısımları konuyu anlatırken detaylandırmadım ama benim için kitap tam olarak o... Kapağına ve genel popülerliğine bakınca kafamda oldukça klişe bir romantik fantastik algısı oluşmuştu ama ilk bölümler bu ön yargıyı kırmayı başardı. En sevdiğim şeylerden biri Lara’nın kardeşleriyle olan ilişkisiydi. Böyle bir ortamda birbirlerinden nefret etmeleri, rakip hâline gelmeleri çok kolayken onların birbirlerine tutunmayı seçmesi gerçekten hoşuma gitmişti. Kitap tam da bu noktadan çok güçlü bir yere ilerleyebilirmiş gibi hissettirdi bana. Kadın dayanışması, manipülasyon altında büyümek ve aidiyet duygusu üzerinden çok daha etkileyici bir hikâye çıkabilirdi. Ama sonra kitap giderek daha güvenli
Duygu ve Düşünce
Köprü KrallığıDanielle L. Jensen · Martı Yayınları · 20221,355 okunma
Benim kitabım.
10/10
·576 syf.·
Beğendi
·
2026 50. kitabı
Selam. İncelemeye nereden başlayacağımdan emin değilim ama kitap zevkimi tam anlamıyla yansıtan bir kitaplayız bugün. Ömrüm boyunca arayıp durduğum her şey ama her şey buradaydı. Tanrıların Gölgesi, eski tanrıların kendi savaşlarıyla dünyayı yok ettiği bir evrende geçiyor. Vigrið adlı bu sert coğrafyada artık tanrılar yok; geriye sadece kemikleri, kalıntıları ve arkalarında bıraktıkları korkunç yaratıklar kalmış. İnsanlar ise fiyortların, ormanların ve kalkan duvarlarının arasında hayatta kalmaya çalışıyor. Ancak dünyanın en büyük korkusu canavarlar değil: Lekeliler. Damarlarında ölü tanrıların kanını taşıyan bu insanlar insanüstü güçlere sahip olsalar da toplum tarafından nefretle karşılanıyor, avlanıyor ve köleleştiriliyorlar. Hikâye; intikam, aile, sadakat ve hayatta kalma uğruna yolları kesişen üç farklı karakterin gözünden anlatılıyor. Ama tüm bunların arkasında çok daha büyük bir tehdit yavaş yavaş büyüyor. Öncelikle; evren düzeni şahane, dili şahane, kurgusu şahane ve en çok da karakterleri şahane. Acayip özgün ve üst düzey bir kitaptı. Türkiye’de YİNE yeterince konuşulmayan kitaplardan... Benim İskandinav mitolojisine zaafım var sanırım. Onun içinde olduğu hiçbir kitabın kötü olma ihtimali yok. Tabii kitap, mitolojiyi doğrudan anlatmak yerine İskandinav kültür ve mitolojisi üzerine inşa edilmiş bir dünyada geçiyor. Çok sert ve karanlık bir atmosferi vardı. Epik fantastik seviyorum derken bahsettiğim bu tarz kitaplar işte! Ama evrende beni en çok etkileyen şey kesinlikle cinsiyet rolleriydi. Daha iyisini görmedim sanırım. Bakın, “güçlü kadın karakter” adı altında kadınların küçümsendiği bir dünyada gücünü ortaya koyan kadın karakteri herkes yazıyor zaten. Ama ben bunları her okuduğumda, madem bambaşka bir düzen kurabilme imkânınız var, öyleyse neden yine
Duygu ve Düşünce
Tanrıların GölgesiJohn Gwynne · Martı Yayınları · 2025278 okunma
Güzel Bir Fikrin Aceleye Gelmiş Hâli
7/10
·192 syf.·
2026 64. kitabı
Selam. Bu gün beraber "Ne acelen vardı be Livaneli?" diye düşünüyoruz.. Livaneli hakkında en sevdiğim şeylerden biri, bu ülkenin üstü örtülmüş hafızasını edebiyatın içine taşıması. Kitaplarında sadece bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda bize unutmaya ne kadar meyilli bir toplum olduğumuzu da hatırlatıyor. Çok yakın geçmişte yaşanmış olayların bile sanki hiç yaşanmamış gibi sessizce ortadan kaybolabilmesi korkutucu. Belki bu biraz hayatta kalma içgüdüsü, biraz adaptasyon. İnsan zihni bazen devam edebilmek için unutuyor. Ama unutulan her şeyin geri dönme ihtimali de var. Livaneli’nin cesur bulduğum yanı tam olarak burada başlıyor: Rahatsız edici şeyleri konuşmaktan çekinmiyor. Bu yüzden Bekle Beni’yi okurken aslında çok seveceğimi düşünmüştüm. Ana fikri güçlüydü, arka planı güçlüydü, anlattığı dönem çok ağır ve çok önemliydi. Ama ne yazık ki kitabın işleniş biçimi beni ikna edemedi. Ben bir roman okurken yalnızca “önemli bir konu” okumak istemiyorum. Eğer sadece anlatılan dönemi ve politik arka planı öğrenmek istesem makale ya da belgesel de okuyabilirdim. Romanın taşıması gereken başka bir yük var: karakter, derinlik, ilişki, duygu geçişi, inandırıcılık… Ve Bekle Beni bunların çoğunda bence çok yüzeyde kaldı. En büyük problemim karakterlerleydi. Özellikle Leyla ve Selim ilişkisine asla inanamadım. Birbirlerini gerçekten tanımadan, doğru düzgün vakit geçirmeden, birkaç sahne içinde “büyük aşk” seviyesine ulaşıyorlar. Kitapta konuşmalarının çoğu havadan sudan şeyler olmasına rağmen bize ömürlük bir bağ sunuluyor. Ben bu aşkın oluşumunu hissedemedim. Bağlılık olabilir, alışkanlık olabilir, gençlik özlemi olabilir ama “büyük aşk” hissi bana geçmedi. Üstelik zaman akışı da çok kopuktu. Leyla’nın Selim’i askerde özlediğini okuduğumuz mektuplardan hemen sonra Selim’in
Duygu ve Düşünce
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,1bin okunma
Reklam