Selam. Kitapların üzerinde sık sık gördüğümüz ve ne olduğunu bilmesek de bize güven veren unvanlardan söz etmek istiyorum bu gün.
ayça ile konuşmamız sırasında New York Times Bestseller ifadesini çok gördüğünden, haftalık olup olmadığına dair yapılan esprilerden bahsetmiş ve sonra gerçekten haftalık olduğunu öğrenip beni kültürlendirmişti. Böyle olunca, ben de dayanamayıp daha detaylı bir araştırma yaptım. Şimdi o detayları konuşalım...
Bir kitapçıya girdiğinizde ya da internette kitap araştırdığınızda sürekli aynı ifadelerle karşılaşırsınız: "New York Times Bestseller", "Nobel Ödüllü Yazar", "Pulitzer Kazananı", "Hugo Ödüllü Roman"... En azından benim internet arayüzüm bunlardan oluşuyor. İlk bakışta bunların hepsi aynı şeyi ifade ediyormuş gibi görünüyor, hepsi kitabın iyi olduğunu iddia ediyor. Ancak işin aslı bundan biraz daha karmaşıktır. Çünkü kitapların kapaklarında gördüğümüz her ifade bir ödül değildir ve ödül olanların da hepsi aynı kriterlere göre verilmez. Boşuna kitabı kapağına göre yargılama dememişler...
Aslında bu ifadeleri anlamanın en kolay yolu onları üç farklı kategoriye ayırmaktır: satış başarısını gösterenler, halk oylamasına dayananlar ve jüri tarafından verilen ödüller.
En çok karıştırılan örneklerden biri olan The New York Times Bestseller ifadesiyle başlayalım. Pek çok kişi bunun bir ödül olduğunu düşünür, ancak gerçekte bu bir ödül değil, haftalık olarak yayımlanan çok satanlar listesine girmiş olmayı ifade eder. Bir kitap yalnızca bir hafta boyunca listede kalmış olsa bile kapağında ömür boyu "New York Times Bestseller" yazabilir. Dolayısıyla bu ifade kitabın edebî kalitesini değil, belirli bir dönemdeki satış başarısını gösterir. Bu nedenle kitap kapaklarında bu unvanın bu kadar sık görülmesi şaşırtıcı değildir.
Öte yandan
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Selam! En sevdiğiniz serime Gizem ☥ 'nin ricası ile Jack London ile devam ediyoruz. Ancak bundan sonra seriyi isteklere kapatmak istiyorum izninizle..
Jack London önce macerayı yaşayıp sonra yazan nadir yazarlardan. Korsanlık yaptı, hapse girdi, altın aradı, okyanuslara açıldı, devrim hayalleri kurdu, servet kazandı, servet kaybetti ve henüz 40 yaşında gizemli bir şekilde öldü. Kısacası Jack London'ın hayatı, romanlarından bile daha çılgındı.
Korsanlıktan Polise: İstiridye Hırsızlığı Günleri
Jack London'ın suç kariyeri oldukça erken başladı. Henüz 15 yaşındayken borç para ile bir tekne satın aldı ve San Francisco Körfezi'nde istiridye korsanlığı yapmaya başladı. Geceleri başkalarına ait istiridye yataklarını yağmalıyor, sabah olduğunda da çaldığı ürünleri satıyordu.
İşin en komik tarafı ise birkaç yıl sonra taraf değiştirmesiydi. Bu işten sıkılınca ya da yakalanma riskinin arttığını görünce Balık Polisi Devriyesi'ne (Fish Patrol- Türkiyede sanırım yok.) katıldı. Böylece bir zamanlar birlikte çalıştığı korsanların peşine düşen kişi oldu.
Hapis ve Serserilik Okulu
Genç London bir dönem Amerika'yı yük trenlerine kaçarak dolaşan işsiz gezginlerden biri hâline geldi. Bu yolculuklardan birinde serserilik suçlamasıyla tutuklandı ve kısa süre hapis yattı.
Daha sonra bu deneyimin hayatını değiştirdiğini söyleyecekti. Hapishanede gördüğü yoksulluk ve eşitsizlik onu derinden etkiledi; ilerideki sosyalist görüşlerinin temelleri de büyük ölçüde burada atıldı.
İntihar Girişimi ve Bir Sarhoşluk Hikâyesi
Jack London içkiyle hayatı boyunca pek çok problem yaşadı. Bunu da son derece dürüst bir şekilde John Barleycorn adlı eserinde anlatmış.
Gençlik yıllarında bir gece körfezde sarhoş haldeyken denize düştü. O sırada yaşama isteğini tamamen kaybettiğini ve kendisini
Selam! Yeni bir ileti serisiyleyiz bu gün ve konumuz Frankenstein ya da Modern Prometheus . Çok uzatmadan kitabın nasıl vâr olduğunu incelemek istiyorum.
Yıl 1816. Dünya gerçekten kararmıştı.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlaması yalnızca binlerce insanın ölümüne neden olmadı; atmosfere yayılan küller yüzünden bütün dünyanın iklimi değişti. Avrupa’da yaz gelmedi. Gökyüzü griydi. Hava soğuktu. Gündüzler bile sanki akşam gibiydi. İnsanlar bunun kıyametin başlangıcı olabileceğini düşünüyordu.
Tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçecek bu kasvetli dönemde genç bir kadın, modern korku edebiyatını sonsuza kadar değiştirecek bir hikâye yazmaya başlayacaktı.
Mary Shelley sıradan bir ailede büyümemişti zaten. Annesi , kadın hakları tarihinin en önemli figürlerinden biri kabul edilir. “ Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi ” adlı eseriyle modern feminist düşüncenin temellerinden birini atmıştır. Babası ise dönemin radikal filozoflarından ve yazarlarından biriydi.
Yani Mary Shelley daha çocukluğundan itibaren edebiyatın, felsefenin ve siyasi tartışmaların içinde büyüdü. Ancak hayatı aynı zamanda büyük kayıplarla şekillendi. Annesi onu doğurduktan kısa süre sonra öldü. Ölüm fikri Mary Shelley’nin hayatında daha en başından beri vardı.
Daha sonra genç yaşta şair Percy Bysshe Shelley ile ilişki yaşamaya başladı. Bu ilişki dönemi için büyük bir skandaldı. Birlikte Avrupa’ya kaçtılar, maddi sorunlar yaşadılar, çocuklarını kaybettiler ve sürekli toplumsal baskıyla karşı karşıya kaldılar. Mary Shelley’nin eserlerindeki yalnızlık, yas ve dışlanmışlık hissinin bu kadar güçlü olmasının sebeplerinden biri biraz da buydu.
1816 yazında Mary ve Percy Shelley, Lord Byron’ın İsviçre’deki Villa Diodati adlı evine gittiler. Yanlarında Byron’ın doktoru olan John Polidori de vardı. Sürekli yağan yağmurlar yüzünden günlerce dışarı çıkamadılar. Bunun
Selam. Diğer iletilerimden farklı bir araştırma konusu ile geldim bu gün.
Bugün insanlar masalları “tatlı çocuk hikâyeleri” gibi düşünüyor ama eski halk anlatıları oldukça sertti. Çünkü hikayeler aynı zamanda toplumu dizginlemek için yazılırdı. Bilirsiniz, insanlar en iyi korkuyla kontrol edilir ve canavarları bir korku aleti olarak kullanmak çok kolay. Peki son zamanlarda masalları değiştiren tam olarak ne?
İnsanlık canavarlardan hiçbir zaman vazgeçmedi. Sadece onları yeniden yazdı.
Eski dünyada korku somuttu. Grimm Kardeşler’in orijinal masallarındaki çocuk yiyen cadılar, Charles Perrault ’nun kanlı kurtları ya da Kelt folklorunun insan kaçıran tekinsiz perileri yalnızca birer “kötülük” figürü değildi. Onlar insanların gerçek korkularının beden bulmuş hâliydi. Çünkü eski insan doğadan korkuyordu. Açlıktan korkuyordu. Hastalıktan, karanlıktan ve bilinmeyenden korkuyordu. Orman yalnızca ağaçlardan oluşan bir yer değil; kaybolmanın, ölmenin ve geri dönememenin sembolüydü. Bu yüzden eski hikâyelerde çözüm genellikle basitti: Kahraman canavarı öldürür ve düzen yeniden sağlanırdı. Canavar dışarıdaydı. İnsanlığın karşısındaydı. Yok edilmesi gerekiyordu.
Ancak zamanla insanlığın çocukluk anlayışı değişmeye başladı. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren çocukluk, korunması gereken masum bir dönem olarak yeniden tanımlandı ve bu değişim yalnızca eğitimi ya da aile yapısını değil, hikâyeleri de dönüştürdü. Çünkü çocukları korumaya çalışan bir dünya, korkuyu anlatma biçimini de değiştirmek zorundaydı.
Ama bence asıl büyük değişim burada olmadı. Asıl değişim, insanlığın korkunun kaynağını değiştirmesinde yaşandı.
Eski insan bilinmeyen ormandan korkuyordu. Modern insan ise giderek daha çok insan zihninden korkmaya başladı. Sigmund Freud ’un “Das Unheimliche” yani “tekinsiz” kavramı da tam