Biliyorum elbet, insan geçmişte ve oraya ait kişilerde en çok kendi masumiyetini arar. Fakat benim yaşlarımda masumiyet çoktan kalkmış bir tren gibidir. Ayrıldığı perona bir daha hiç dönmeyebilir. Yine de bekleriz, ararız, bulmayı umarız. Acılar içinde geçmiş dahi olsa maziyi yüceltip durmamız, ha bire fotoğraf albümlerini karıştırmamız, eski şarkılardan, eski filmlerden, eski dostlardan ve eski sevgililerden medet ummamız hep bundandır.
En ihtişamlı cevabı o vermiş, " Hafıza şeytanın ta kendisidir" demişti. Hatırlayarak ölüyü diriltebileceği gibi, unutarak diriyi öldürebilir insan. Ağılı bir kudret bu, korkunç bir beceri. "
Herkes birbirini, hepimiz birbirimizi öldürdük defalarca. Birbirini değiştirmek isteyenler, kendi günahlarında yıkamaya niyetlenenler, korumaya çalışanlar, kim bilir " ben" i iyi ya da kötü niyetlerle katlettiler.
‘’Öyle bir sızı ki bu, anlatmam lazım birine.’’ Cümlesini okuduğum incelemesi ile başladı kimdir bunun yazarı merakım?
Sızı duygusunun ifadesi ve Ayfer Tunç hayranlığım sebebiyle nerede bu kelimelerle karşılaşsam tüm dikkatimi cezbediyor.
Neden mi bu girizgah? Birkaç sene önce, herkes herkesi rahat rahat, tesadüflere gerek kalmadan, heyecanla neler paylaşmış, neler öğreneceğim takip kalitesinde olan sitenin zavallı durumuna az biraz dokundurma yaptıktan sonra anlatayım.
‘Okur’ kategorisine gerek duyulmayan, yüz yüze tanışılmış olmasa da telefon numaralarının istenmesinin akla dahi getirilmediği herkesin ‘sıkı fıkı ‘ dostlar olduğu bir dönemdi, iyi ki o dönemde tevafuk etti de seneler sonra ilk kitabında yazdığı naiflikle;
‘’İnsan nasıl oluyor da daha önce görmediği birine bu kadar ısınabiliyor? Hiç konuşmadan yan yana otursak yine de anlaşabilirdik onunla. Bir şey anlatmamıza gerek yoktu. Eskiden tanışıyor gibiydik, çok eskiden.’’ (sf.64)
‘’Öyle bir sızı ki bu, anlatmam lazım birine.’’ Cümlesine takılıp tanışma onuruna eriştim yazarımız ile.
"Bir tek safiri gördüm, kıyıda yalnız yatan. Suya en yakın yerde, benim gibi yorgun. Renginin parlaklığı gitmiş. Sırtı bana dönük, denizi seyrediyor. Belki o çevirdi onları. Geride başka iz yok. Safiri alıyorum elime. Biiyorum ne istediğini. Gidenlerin peşinden fırlatıyorum onu da. Denize kavuşmaktan mutlu, sekerek kayboluyor gözden. Suya dalmadan önce son bir defa bana bakıyor. Hiç kimseye anlatma diyor bunları. Ben de batan bir taş gibi içimde tutuyorum."(sf. 67)
İçimde tutmadan :)
Öyküleri tek tek anlatmak yerine tanıyabildiğim kadarıyla kendisi ile bağdaştırarak anlayabildiğimi anlatmaya çalışacağım yazarının müsaadesiyle.
Her mahallenin farkında olursunuz olmazsınız bilmem bir ağır abisi vardır. İyi günde, kötü
İnsan hep bir gün çok mutlu olacağına inanır. Şimdi değildir, henüz değildir ama bir gün muhakkak, hak edilen o mutluluk gelip kendisini bulacaktır. Gelecekte muğlak bir takvim yaprağına mühürlenmiş o günü, ufak tefek engellerin ayak altından çekileceği münasip bir zamana erteler durur insan. Okulu bitince, işe girince, evlenince, çocuklar büyüyünce...
Sonra genellikle o gün gelemeden de ölür.