gitmek için ayağa kalktım. beni durdurdu. canını sıkan bir şey vardı.
''sen ve joyce. amerikan tarzı mı uyuyorsunuz?'' ayrı yataklarda yatıp yatmadığımızı bilmek istiyordu. ''bu ara hamileliğinden dolayı amerikan tarzı uyuyoruz.''
''yazık. bebek seni bilmeyecek.''
''doğumdan sonra bilir.''
''italyan tarzında uyuyun. sen bebekleri anlamazsın. çok yalnız yerdir rahim. orada bir başınadır. babaya ihtiyaç duyar.''
bahçe kapısının gıcırtısını duyan babam döndü ve içeri girenin kim olduğunu seçebilmek için gözlerini kıstı. altı aydan beri ziyaretlerine gelmemiştim. duyguları kabarıyordu içinde. eve geldiğim için çok mutluydu, ama çenesinin titremesine rağmen belli etmemeye çalışıyordu.
''ne tür şeyler yiyorsun? çikolata, dondurma! yazar bozuntusu! leş gibi kokuyorsun.''
''git anneni gör.'' kinaye vardı sesinde. ''git ve ona oğlunun koca adam olduğunu söyle.''
ağaçlardan düşen incirlerle, çitleri saran asmaların sulu üzümleriyle besili bir düzine kadar tavuk dolanırdı bahçede. annem bu tavukların yumurtladıkları iri yumurtaların sıcaklığını geçmişe duyulan bir özlemle severdi, çünkü bir zamanlar çocuklarının sayısı yumurtalardan fazlaydı.