Bütün varlıklar arasında yalnızca insan, gereksinmelerini karşılamak için gereksindiği şeylerin üretimine, hemen hemen mutlak bir biçimde Egemen olabilmiştir.
Konu içinde ak akçe kara gün içindir’i açıklamışken, aklınıza benzer amaçla kullandığımız, sakla samanı gelir zamanı atasözünün geldiğini düşünerek, söze şimdi de girmek istedim. Gelmediyse de getirmiş olayım. Çünkü saman’ın bildiğimiz saman olmadığını yazmak için şiddetli bir istek duydum. Samanın, tarımda, hayvan yetiştiriciliğinde önemi yadsınamaz, ancak atasözünde geçen aslında sâmân, yani servet, zenginlik, ziynet eşyası, değerli eşya anlamındaymış.
Mevlânâ’nın pek çök rubaisi dilimize persenk olmusken, bazı bilgier ne yazık ki pek de dile gelmedi. Mesela Mevlânâ’nın 13. yüzylda Anadolu’yu isgal eden Moğollar’ın tarafında yer alarak Ahi ve Türkmenlere karşı mücadele ettiği... Moğollaca katledilen Ahiler tekke ve zaviyelerin Mevlevilere verildiği. (Bu arada 1826’da Yeniçeri Ocağı’la birlikte ortadan kaldrılan Bektaşi tekkelerinin de Mevlevilere tahsis edildiği biliniyor.)
Eminim ki tavla oynayan dostlarımız, andığımız Farsça sayılarla, tavlanın da sayıları olan yek, dü, se, cehar, penç ve şeş’ten aşinadır.
Bu sayılar başka yerlerde de karşımıza çıkıyorsa da etimolojisini bilmeyince gözden kaçabiliyor.
Misal dört anlamına gelen çar/çehar ile çubuk, değnek, çöp anlamına gelen çuba’nın birleşmesiyle oluşan çarçuba ya da çeharçuba bizde çerçeve’ye dönüşmüş.
Keza dört çivi, haç anlamına gelen çarımıh da aynı mantıktan. Mıh’ın çivi olduğunu bilince sabitlemek anlamında kullandığımız mıhlamak fiilinin nereden geldiği de anlaşılmış oluyor.