" Ellerimiz kan içinde zirveye çıkmak, çok mu havalı? Niye kutsanır ki bu kadar çalışmak? Öylece durmak istiyorum zamanın ortasında; bu, beni neden başıboş bir serseri yapsın? Özgürlük denen peyniri elde etmek için lüks ve zorlu bir labirent inşa eden farelerden başka, neye benziyoruz sence? Aslında ne labirentten çıkmak umurumuzda ne de peynir; biz sadece diğerlerininkinden daha zorlu bir labirente sahip olmayı, onur meselesi sayıyoruz. Kimin derdi daha fena, kimin yolu daha zorluydu buraya gelirken ha? Yarışmaktan yoruldum, kazandıklarımdan eksildim. Ben, tembellik hakkımı istiyorum ya hu ! Mutsuzum, bu koşturmacadan. Sıkıldım ve bir sebebim yok. Evet, dünyanın farkındayım, zorlu yolun bilincindeyim. Yanan canların kokusu burnumda, akan gözyaşlarının hesabı içimde. Haksızlıklara sıkıyorum bileğimi, incinenin yarasını sarıyorum, sıkılacak son kurşuna gardımı alıyorum... Evet, cephede değilim ve vurulmadım ama ben de o silahı sırtımda taşıyorum! Durduk yere iç çekmek, boşluğa bakmak ve hatta sinirlenip bir şarkıyı yüksek sesle söylerken, bardağımı masaya vurmak istiyorum. Efkâr var avucumda ve alkışlayacakları kadar üzücü bir sebebim de yok. Güpegündüz, her şey yolunda giderken ve sözüm ona gerçek bir derdim yokken, aniden yoruluyorum. Yorulduğumu söylemekten utanıyorum. Ben, öylece, durduk yere sıkılma hakkımı istiyorum! Utanmadan, yorulma hakkımı istiyorum, anlıyor musun?”