Modern roman, David Lodge’un da öne sürdüğü gibi, ‘elindeki malzemeyi düzenli kronolojik sıralamaya tabi tutmaktan kaçınarak, zamansal eylem aralığında bol bol ileriye ve geriye yönelik göndermelere yer verir şekilde daha karmaşık ya da akışkan bir zaman işleyişine meyleder.’ Virginie Woolf 1925’te çizgisel anlatıdan deneyimin karmaşıklığını hakkıyla yansıtan çizgisel olmayan anlatı tarzına geçme gereksinimi konusunda modernist romancılar arasında klasikleşmiş bir beyanda bulunur: ‘Şayet yazar bir köle değil de özgür bir insansa, yazmak zorunda olduklarını değil de yazmayı seçtiklerini yazabiliyor, eserlerini geleneğe değil kendi hislerine dayandırabiliyorsa, ortaya kabul gören tarzda bir olay örgüsü, komedya, tragedyya, aşk ilişkisi ya da dönüm noktası çıkmayacaktır. … Hayat simetrik olarak dizilmiş bir fayton feneri silsilesi değil, bilincin gözünün açılmasından kapanmasına değin bizi çepeçevre kuşatan parıltılı bir hale, yarı saydam bir örtüdür. Öyleyse romancının görevi, ne kadar sapma veya karmaşıklık sergilese sergilesin, bu renk değiştiren, bu meçhul ve sınırsız tini aktarmak değil de nedir?
İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.