Hükümdarlar ve halklar çıkarlarının sesini dinleseler, kendilerini frenler, tavizler verir, yasalara saygı gösterirlerdi elbette. Ama aklın sesini kim dinler? Çıkarını kim bilir peki? Ne despotlar, ne suistimallerle çileden çıkmış ‘ayaktakımı’, hatta ne de muzaffer burjuvalar. Avrupa kıtasındaki tanklara İngiltere, bilgece tasarlanmış bir ‘erkler ayrılığı’ sistemiyle yurttaş özgürlüğünü temin ediyor görünmüştür. Ama yüzyılın ikinci yarısında, heves edilen görüntü bulanıklaşmıştır, Amerika’daki kolonileri hoşgörü ve ılımlılık içinde bir araya getiren federasyon ideali uzaktan izlenmektedir. En yüce ‘toplum sanatı’, bizim şaşamıza bu kadar az önem veren insanlar arasında mı gerçekleşecektir?
Bu yüzyılın macerasında güzel sanatlar, bir dizi belgeden destek alarak dolambaçlı bir tanıklık getirmekle kalmaz sadece: Bizzat maceranın bir parçasıdır da. Sanatın ve sanatçının statüsü, eserlerin görünür biçimlerinde kendini hemen hissettirmese bile, uzun vadede önem arz edecektir. Sanatçıların talepleri ve estetik felsefesinin (bu yüzyılın bir başka icadı) girişimleri arasından, yaratma üzerine bir fikir çıkar gün ışığına, kendini dayatır; bu fikre göre sanat eseri özgür bilincin en üstün işidir. Şairler, müzisyenler, ressamlar —yeni bir ruhla galeyana gelip yeni bir izleyici kitlesinin isteğiyle— seçilmiş emanetçiler, bazen de henüz bilinmeyen bir özgürlük değerinin peygamberleri haline gelirler. Bu sorumluluk devri, pürüzlü gerçekliğin savaş meydanlarında özgürlüğün karşısına çıkan engellerin, özgürlüğün muhayyile ve içsellik alanına geri çekilişinin ölçüsünü verir bir bakıma.
Her zaman yeterince dikkat edilmemiştir buna: Sanat, tarihin her ânı göz önüne alınırsa alınsın, toplumun toplam halini doğrudan ifade etmez. İktidarı ve zenginliği elinde tutanların tekelindedir.
Doğmakta olan sanayi ve büyük kentsel yoğunlaşmalar, yeni kulluk biçimleri, yeni siyasi ve idari sorunlar yaratmaktadır; daha doğrusu, özgürlük ihlalleri her yerde — zenginlerin nobranlıklarında, yöneticilerin beceriksizliklerinde, iktidarın baskı aygıtına başvurmasında — kendini gösteriyor olmasaydı, özgürlük talebi de kendini bu keskinlikle dayatmazdı. Bazılarının aşırı özgürlüğünün herkesin özgürlüğünü ihlal ettiği keşfedilir. XIV. Louis'nin cengâver günbatımıyla Napoléon'un yol açtığı yıkımlar arasında, bu yüzyılın tarihi, ulus fikrinin kanlar içinde zuhurunun tarihi gibi de okunabilir.
Artan olasılık, romanda şansın yeni yorumlarına, bilimde ise olasılıkçı izahata tekabül etmektedir. On dokuzuncu yüzyıl romanında, şans ya da rastlantı ilahi bir tasarımın değilse bile olayları kontrol eden aşkın bir yazgının göstergesidir mutlaka. Modern romanda ise, şans daha ziyade yaşamın temelde rastlantısal doğasının göstergesi ve her şeyi tasarlayan mutlak bir aklın yokluğunun kanıtı olarak karşımıza çıkar. On dokuzuncu yüzyıl bilimleri kendi içlerinde giderek artan bir olasılıkçılık sergilemektedir. Kinetik gaz teorisi, Darwin’in evrim teorisi, Mendel’in kalıtsal intikal deneyleri ve intihar ile suç konusunda “ahlak istatistiği” vasıtasıyla yapılan sosyolojik çalışmaların hepsi birden olasılıkçı hesaplamalara dayanmaktadır. Modern olasılık teorisiyle beraber, böyle olasılıkçı açıklamalarla başa çıkmaya yarayan istatistik teknikleri daha da geliştirilmiştir. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılın başlarında frenologlar beyinde büyüme gösteren bir “organ”ın, yönettiği varsayılan yetinin faaliyeti ile etkisinde doğrudan artışa yol açtığı kanısındaydı. Modern nörobilimciler nedensellik bağlantısındaki bu türden hatalı karışıklıkları ortaya çıkararak beyin anatomisi, nöropeptitler, nörotransmitterler ve davranış tayinine etki eden çevresel uyarıların nispi nedensel rollerine dair olasılık nedensel tahliller gerçekleştirmiştir.