Schola olan boş zaman çalışmanın ve eylemsizliğin dışına düşer. Özel bir yetenektir ve belli bir eğitim gerektirir. Bir “gevşeme” veya “kendini kapama” uygulaması değildir. Theorein olarak, hakikati derin düşünceyle temaşa etme olarak düşünmenin temeli boş zamandır. Aziz Augustinus da boş zamanı (otium) edilgen ataletten şöyle ayırır: “Boş zamanda tembel bir eylemsizlik değil, hakikatin araştırılması ve keşfedilmesi mutluluk vermelidir.” Boş zaman yetisine sahip olmamak tam da bir atalet simgesidir. Boş zaman tembel bir eylemsizliğin komşusu değil, tam tersidir. Dağılmaya değil, toplanmaya hizmet eder. Bulunmak duyuların bir araya toplanmasını şart koşar.
YAŞAM SÜRECİNDEKİ genel hızlanma insanın derin düşünme yetisini elinden alır. Bunun sonucunda, ancak tefekkürle bulunma sonucunda açığa çıkabilecek şeyler insana kapalı kalacaktır. Hızlanma, sonrasında vita contemplativa kaybına yol açan bir ilksel hadise değildir. Hızlanmayla vita contemplativa kaybı arasındaki ilişki çok daha karmaşıktır. Derin düşünmeyle bulunma yetisine sahip olmamak genel bir aceleciliğe ve dağılmaya yol açan bir merkezkaç kuvveti yaratabilir. Nihayetinde, hem hayatın hızlanması hem de tefekkür yetisinin kaybı, şeylerin kendiliğinden burada var olduğu ve ebediyete kadar öyle var olacakları inancının kaybedildiği bir tarihsel kümelenmeye bağlanabilir. Dünyadaki genel oluşsallıktan çıkarma süreci, şeylerin özgün parlaklığını silip onları üretilebilir nesneler derekesine düşürür. Mekânsal ve zamansal sınırlarından koparılıp yapılabilecek, üretilebilecek şeylere dönüştürülürler. Oluşsallık üretime yenik düşer. Varlık, oluşsallıktan çıkartılarak bir sürece dönüştürülür.
Düş gücünün kuytularından çıkan hayallerinin yavaş yavaş hayata geçmesini görme bahtiyarlığına erişen bir insanın yaşadığı o nadir mutluluk anlarının tadını çıkarıyordu.
“Kendisini görmüşlüğüm yoktur. Siz gelmeden şu sehpanın üzerindeki kitaptan bazı şiirlerini okudum. Siz onun şiirlerini beğenir misiniz?”
Bundan sonra kız, gencin açtığı konuda akıcı ve rahat bir biçimde konuşmaya başladı. Martin Eden kendini daha iyi hissetti ve sanki hoplayıp zıplayıp kendisini yere fırlatabilirmiş gibi kollarına sıkıca yapıştığı koltuğun ucundan hafifçe geriye kaykıldı. İyi bildiği bir konuda konuşturmayı başardığı kız bıcır bıcır şakırken, o da bu güzel kafanın bunca bilgiyle dolu olmasına hayret ederek ve yüzünün solgun güzelliğini içerek onu takip etmeye çalışıyordu. Kızın dudaklarından rahatça dökülüveren bilmediği kelimeler, zihnine aşina gelmeyen eleştirel cümleler ve düşünce zincirleri, her ne kadar bu takibi zorlaştırıyorsa da aklını dürtüyor, harekete geçiriyordu. İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile etmediği sıcaklık, harika bir güzellik, diye düşündü. Kendini unutup aç gözlerle kıza baktı. Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye. Kitaplar haklıydı. Dünyada böyle kadınlar da vardı. Karşısındaki onlardan biriydi. Gencin hayal gücünü kanatlandırmıştı; gözlerinin önünde açılan kocaman aydınlık tuvallere saçılan devasa ve belirsiz şekillerde aşk, romans ve bir kadının uğruna girişilen kahramanlıklar vardı artık; solgun bir kadının, bir altın çiçeğinin narına. Karşısında konuşup edebiyattan, resimden bahseden gerçek kadına bu titreyen görüntülerin arasından bakıyor, sanki araya giren bir serap içinde görüyordu onu.