Sevgilileri, en fazla iki üç ay süren, çabucak başlayıp çabucak bitiveren ilişkileri vardı. Hepsinden hemencecik sıkılıyordu. Sık sık kadın değiştiriyordu, zira sadece ilk kucaklaşmanın herhangi bir değere sahip olduğuna inanıyordu. Yves, adına "kadın bırakmak" denen o özünde modern sanatı harikulade bir șekilde icra ediyor, kadınları tatlılıkla başından atmayı çok iyi biliyordu. Bazen bir kadından nihayet tamamlanmış bir angaryanın verdiği o hafiflik duygusuyla ayrıldığında, hayatın anlamının o gözlerde, o göğüslerde, o kısacık kasılmalarda olduğuna inanmış olan babasını hatırlıyordu. Kadın... Ysev için kadın güzel ve kullanışlı bir objeden öte bir şey değildi.
Damarlarımdaki Amerikalı kanım kabarmıştı. Arkamda nesillerdir Amerika'da yaşayan atalarım vardı. O atalarımın uğruna savaşıp can verdiği envai çeşit hak ve özgürlükler arasında, jüri önünde yargılanma hakkı da vardı. Bu hak benim mirasımdı, atalarinımın döktüğü kanla kutsanmıştı ve içimdeki duygusal kabarma uyarınca şimdi bana düşen, onu korumak için mücadele etmekti. Siz bilirsiniz diye tehditkâr bir edayla söylendim kendi kendime, hele sıra bana bir gelsin de.. Sıra bana geldi. Artık hangi ismimse, okundu ve ayağa kalktım. Görevli, "Serserilik Sayın Yargıç," deyince konuşmaya başladım. Ancak yargıç da aynı anda Otuz gün, dedi. İtiraz etmeye yeltendiğim anda Sayın Yargıç listede benden sonraki hobonun ismini okuyordu. Bana, "Kes sesini!" demesine yetecek bir süreliğine okumaya ara verdi. Mübaşir beni zorla yerime oturttu. Hemen ertesi an benden sonraki hobo otuz günlük cezasını almış, ondan sonraki de kendi hükmünü alma sürecindeydi.