Mitolojiye bakınca tanrıların çoğu sanki birer “ırz düşmanı”: Zeus başta olmak üzere sürekli tecavüz, zorbalık, şiddet… Peki bu neyin göstergesi? İnsanlık o zaman bilinçsizdi de o yüzden mi bu kadar ilkel hikâyeler uyduruldu?
Aslında mesele daha derin. O dönemin insanı için tanrılar doğanın ta kendisiydi. Yıldırım, deprem, fırtına… bunlar insana sorar mı? İzin istemeden “girer hayatına”. Zeus’un zorlayıcı cinselliği de bu gücün sembolü.
Ama işin bilinçdışı boyutu da var: İnsan kendi karanlık dürtülerini, bastırılmış libidosunu tanrılara yansıttı. Böylece “ben değilim, Zeus yaptı” diyerek suçluluk duygusundan kurtuldu. İlginçtir, çoğu kurban hayvana dönüşüyor: Io ineğe, Leda kuğuya, Europa boğaya… Travma o kadar ağır ki insan kimliği siliniyor, kurban hayvanlaştırılıyor. Dahası, her yeni tecavüzden bir kahraman ya da yeni bir tanrısal soy doğar: acıdan doğum, kaostan düzen çıkar.
Bir de işin toplumsal tarafı var: O çağlarda kadın zaten söz hakkı olan özne değil, erkeklerin güç gösterisinin parçasıydı. Mitler de bunu saklamadı, aksine tanrıların hikâyeleriyle kutsadı. Bugün eşitlik dediğimiz şey, o zamanlar gökten inen Zeus’un yıldırımıyla eziliyordu.
Sonuç? Mitlerdeki bu tecavüzler hem doğanın ezici gücünü, hem bastırılmış gölgemizi, hem de o dönemin güç ilişkilerini açığa çıkarıyor. Mitlerdeki bu şiddet ve cinsellik anlatıları aslında insanın gölge yanlarının dışavurumudur. (Jung buna gölge projeksiyonu der) Neyse, Olimpos'taki koltuğuma geri döneyim.