Fatih TAT

Fatih TAT
@Fatihone
Kahramanlığın Karşılıksız Kaldığı Bir Dünya
9/10
·240 syf.··
2025 73. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 08 Aralık 2025 19:55
Pal Sokağı Çocukları ilk bakışta bir çocuk kitabı gibi görünür. Ama sayfalar ilerledikçe bunun bir masal olmadığını anlarsın. Molnár çocukluğu yüceltmez, süslemez. Çocukların dünyasını ciddiye alır ve okuru da bunu yapmaya zorlar. Bu yüzden kitap, çocuklardan çok çocukluğun nasıl erken bir gerçeklikle karşılaştığını anlatır. Buradaki çocuklar için oyun basit bir eğlence değildir. Bir arsa ya da bir sokak, yalnızca mekân değil; var olmanın, “buradayız” demenin yoludur. Aidiyet romantik bir duygu gibi sunulmaz. Serttir, kırılgandır ve kaybolduğunda telafisi yoktur. Pal Sokağı’nda asıl mesele kazanmak değil, tutunabilmektir. Roman boyunca karşı karşıya gelen taraflar “iyi” ve “kötü” olarak ayrılmaz. Herkes kendi yerini korumaya çalışır. Düşmanlık ahlaki bir tercihten çok, taraf olmanın kaçınılmaz sonucudur. Molnár okuru kimin haklı olduğuna ikna etmeye çalışmaz; aksine bu sorunun ne kadar sorunlu olduğunu gösterir. Nemeçek bu hikâyede öne çıkan bir figürdür. Fiziksel olarak küçük, sık sık hor görülen ama geri çekilmeyen bir çocuktur. Kahramanlığı gösterişli değildir; bağırmaz, parlamaz. Güce dayanmaz. Onu farklı kılan şey, yaptığı seçimlerin bedelini baştan kabullenmesidir. Bu yönüyle, bedeniyle değil kararıyla ayakta kalan bir Odysseus’u hatırlatır. Pal Sokağı Çocukları ilerledikçe rahatsız edici bir gerçek belirginleşir: Çocukların kurduğu dünya ne kadar ciddi olursa olsun, yetişkin dünyasında bunun bir karşılığı yoktur. Kitap tam da bu noktada sarsıcıdır. Çünkü mesele bir oyunun bitmesi değil, anlamın tutunamamasıdır. Bu yüzden bu roman bir zafer hikâyesi olarak okunmaz. Daha çok şunu söyler: Doğru olanı yapmak her zaman kazanmak anlamına gelmez. Bazen kahramanlık vardır ama karşılık yoktur. Geriye kalan, yalnızca bedelini bilerek verilmiş kararlardır. Pal
Pal Sokağı ÇocuklarıFerenc Molnar · Yapı Kredi Yayınları · 202536,2bin okunma
Reklam
Dik Açıyla Rüyaların Yorumu
8/10
·648 syf.··
2025 72. kitabı
·
48 günde okudu
·
Okunma: 06 Aralık 2025 03:59
Freud’un Rüyaların Yorumu kitabının ilk 200 sayfası beklediğimden çok daha sağlam ve akıcı geçti. Freud burada günün kalıntılarının rüyaya nasıl karıştığını, fizyolojik uyarıların rüya sahnelerini nasıl tetiklediğini, bastırılmış duyguların gece boyunca nasıl şekil değiştirdiğini oldukça anlaşılır bir dille anlatıyor. Modern psikolojinin de hâlâ kabul ettiği pek çok gözlem var bu bölümde. Rüyanın bir tür zihinsel montaj hâline gelmesi, bellek izlerinin karışması, gündüz yaşantısının gecenin sembollerine dönüşmesi gibi noktalar bugün için bile değerli. Kitap ilerledikçe Freud daha çok kendi teorik dünyasına dönüyor ve bazı yorumlar bugünün okuru için ister istemez tartışmalı kalıyor. Ödipus kompleksi, penis kıskançlığı ve bazı sembollerin evrensel cinsel anlamlar taşıdığı iddiası artık modern psikolojide karşılık bulmuyor. Bazı rüyaları bu kavramların içine oturtmak için fazla zorladığı hissi geliyor insana. Özellikle uçma ve düşme rüyalarını cinsel bir çerçeveye yerleştirmesi bana inandırıcı gelmedi. Freud’un bazı sembol yorumları ise bugün ister istemez gülümsetiyor. Mesela rüyada “tanıdık gelen bir yer” hissini annenin cinsel organına bağlaması, uçmayı ereksiyona, düşmeyi erotik bir teslimiyete yorması, dar patikalardan geniş ovalara açılan yolları ise vajinayla ilişkilendirmesi gibi örneklerde rüyadan çok teorinin konuştuğunu görüyorsun. Bir de üstüne insanlar “Ben böyle bir rüya görmedim” dediğinde Freud’un “Görmüşsündür ama hatırlamıyorsundur; o da Ödipus rüyasıdır” demesi var ki, burada artık rüya teorinin içine değil, teori rüyanın üstüne çekiliyor gibi geliyor insana. Dönemin bilim anlayışıyla okunabilir elbette, fakat aynı eve gitmeyi ya da belirsiz bir sahneyi bu kadar dar bir çerçeveye sıkıştırmak bugünün okurunda pek karşılık bulmuyor. Yine de Freud’un
Psikoloji
Rüyaların YorumuSigmund Freud · Say Yayınları · 20211,967 okunma
Karanlığın sessizliğinde mitoloji
8/10
·256 syf.··
2025 62. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 28 Ağustos 2025 15:33
Mitolojiye bakınca tanrıların çoğu sanki birer “ırz düşmanı”: Zeus başta olmak üzere sürekli tecavüz, zorbalık, şiddet… Peki bu neyin göstergesi? İnsanlık o zaman bilinçsizdi de o yüzden mi bu kadar ilkel hikâyeler uyduruldu? Aslında mesele daha derin. O dönemin insanı için tanrılar doğanın ta kendisiydi. Yıldırım, deprem, fırtına… bunlar insana sorar mı? İzin istemeden “girer hayatına”. Zeus’un zorlayıcı cinselliği de bu gücün sembolü. Ama işin bilinçdışı boyutu da var: İnsan kendi karanlık dürtülerini, bastırılmış libidosunu tanrılara yansıttı. Böylece “ben değilim, Zeus yaptı” diyerek suçluluk duygusundan kurtuldu. İlginçtir, çoğu kurban hayvana dönüşüyor: Io ineğe, Leda kuğuya, Europa boğaya… Travma o kadar ağır ki insan kimliği siliniyor, kurban hayvanlaştırılıyor. Dahası, her yeni tecavüzden bir kahraman ya da yeni bir tanrısal soy doğar: acıdan doğum, kaostan düzen çıkar. Bir de işin toplumsal tarafı var: O çağlarda kadın zaten söz hakkı olan özne değil, erkeklerin güç gösterisinin parçasıydı. Mitler de bunu saklamadı, aksine tanrıların hikâyeleriyle kutsadı. Bugün eşitlik dediğimiz şey, o zamanlar gökten inen Zeus’un yıldırımıyla eziliyordu. Sonuç? Mitlerdeki bu tecavüzler hem doğanın ezici gücünü, hem bastırılmış gölgemizi, hem de o dönemin güç ilişkilerini açığa çıkarıyor. Mitlerdeki bu şiddet ve cinsellik anlatıları aslında insanın gölge yanlarının dışavurumudur. (Jung buna gölge projeksiyonu der) Neyse, Olimpos'taki koltuğuma geri döneyim.
Psikoloji
Mitoloji 101Kathleen Sears · Say Yayınları · 20213,415 okunma