Hissettiklerini ifade edemiyordu; kendisini karanlık bir gecede, yabancı bir gemide, alışık olmadığı alet edevatı el yordamıyla arayan bir gemiciye benzetti.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v):
"Müjde o kimseye ki, sözünün fazlasını tutmuş ve malının fazlasını infâk etmiştir” buyurmuştur.
Halbuki insanlar tamâmen bunun aksini yapmakta; mallarının fazlasını tutup dillerini alabildiğine salıvermektedirler.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v):
"Muhakkak kişi arkadaşlarını güldürmek için öyle sözler konuşur ki, bu sözleri ile Süreyyâ yıldızından daha uzak mesâfeye düşer." buyurdu.
Bir şifâhi kültürün iliklerine işlediği, sonra da
elinden, dilinden, gözünden, kulağından taşıp
döküldüğü eski kadına nasıl da câhil denebilir ki, șu siniyi kaplayan örtü, șu öper gibi dizlere çepeçevre temas eden peşkir, şu minderlerin altına serilen sofra yaygısı, bez üstüne nakşedilmiş bu çiçek bahçeleri, zerâfetin zevkin ve mücerret sanatın semboller diliyle konuşur olduğu bir üstün dehâ infilâkı değil de ne idi?
İhtiyar demek, yol almış, dünyâya gözü doymuş adam demekti. Geçip tükettiği yol boyunca da hemen dâima fazlalıklarını, ayıplarını, noksanlarını atıp, yerine güzellikler, ferâgatlar, olgunluklar koymuş olmalıydı. Halbuki İbrâhim Efendi fethedilmez bir gurur kalesi içine kendi kendini hapsetmiş gibiydi. Ne kendisi dışarı çıkabilir, ne de kimse bu sarp kale bedenine tırmanıp içerisini gözleyebilir, hele zaptetmek kimsenin hatırından geçmezdi.