Cüret ediniz, çünkü düşünmeye, söylemeye, yaratmaya, sevmeye, yaşamaya da cüret edilir. Kimse gibi olmamaya cüret edilir. Ancak böyle genişler hayatın sınırı, sınır diye bize gösterdikleri o çizgi!
'Aşkı bilen biri için yedi gerçek sır vardır, bu sırra hâkim olan dünyaya hâkim olur.' diyordu âmâ kütüphaneci. Yedi gerçek sır...
Uzun zamandır aklımda olan ama bir türlü okuyamadığım kitaplardan biriydi. Başlangıçta olay örgüsü anlamakta zorlandığım "ne anlatıyor bu kitap" dediğim vakitler olsa da devamında tam aksiyle karşı karşıya kaldım. Hem aşkı aradım hem buldum hem yaşadım. Aşkı yine ve yeniden tattığımı hissettim okurken.
Babil'lerden Osmanlı Devleti'ne dayanan bir olağanüstü bir kurgu ve Klasik Türk Edebiyatı'nın en büyük şairlerinin( Fuzuli, Nabi, Nef'i, Şeyh Galip) hayatlarına en yakından şahit olmak, onları bir kitaptan dinlemek ve onları tanımak büyük bir keyifti... Başta İskender Pala olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyorum, muazzam bir kitap... Kesinlikle okuyun!!!
...aslında devlet gibi şiirin de son vasiyetini yazıyorlardı. Altı yüz yıl ömür sürmüş bir adamın can çekişmesi de elbette elli yıl sürecekti ve onlar elli yıl boyunca hastaya bir tek ilaç vermediler. Bu arada hâlâ ona muhtaç olduklarını da fark etmiyorlar, hâlâ aruz ölçüsüyle şiirler yazmaktan vazgeçemiyorlardı. Gazel gitmiş, sone gelmişti; ama gazellerle birlikte bir medeniyet birikiminin de gitmekte olduğunun farkına varmadılar.
Rahmani iken beşeriliği tercih etmeyi aklım almıyordu. Ruh iken kalıp olmayı, mânâ iken maddeye kısılıp kalmayı, soyut var iken somutlaşmayı hazmedemiyordum ben. Bütün somutlar ancak soyut için olmalı, bütün maddeler mânâ uğruna harcanmalıydı bana göre.
Reşit Paşa'nın Gülhane meydanında okuduğu fermandan sonra devlet kurumlarında da farklı bir yapı oluşmuştu. Benim tanıklık ettiğim üçyüz yılı aşkın sürede tıkır tıkır işleyen çarkların dişlileri aşınmış, yıpranmış, bozulmuş ve Batı dünyasının dev adımlarla ilerleyen düşünce ve teknolojisi karşısında etkisiz kalmıştı.