Hükmü göz kırpmamız kadar âni olan Yaratıcı, bir nefesin ucundaki köpükten farksız hayatı kendisinden aldığında, vâdesi dolduğunda yörüngelerin, fezâdan bile derin hasreti ve hüzünden örülmüş bir kefenden ibaret yüküyle karşısına çıkacak bu günahkâra bir Şeb-i Arus bahşedecek midir acaba? Şakaklarında ter, gözlerinde kan, yüreğinde duman! Ve bir menekşe!.. Çektiği bu belalı hicran bir gün bitecek mi?
Bakışlar damarlarında dolaşıyor, kemiklerini sızlatıyor. Bir demet özlem olmuş sanki. Elini uzatıyor dokunmak için, dokunamıyor.
Ah şu çaresizlik!.. Görmek ama görülememek. Konuşmak fakat konuşamamak. Delicesine sevmek lakin araya giren korkunç ayrılık!.. Boğazına tıkanan demir bir yumruk, bedenini ve ruhunu bürüyen esrarlı bir yangın, kalbini yerinden oynatan şiddetli bir deprem çaresizlik!..
Sağ elini kalbinin üstüne bastırarak, “Sen buradasın işte! Senin burada çok özel bir yerin var. Orası sadece sana ait,” der. “Seni çok seviyorum!” diye fısıldar. Acı acı gülümser ve “Kader bizim için kim bilir hangi sürprizleri hazırlamıştır daha,” diye devam der. Tutuşup cayır cayır yanar sonra. Sessiz bir ağıda gömer Ayşe’yi.