Hayatlarının büyük kısmını kalabalık şehirlerde geçirenler, Lübnan’ın ıssız yerlerindeki köylerde geçmişten bugüne süregelen yaşam hakkında fazla bilgi sahibi değillerdir. Modern medeniyetlere kapılarak sürüklenir dururuz kentlerde. Saflığı ve ruhsal temizliği, sade ve mutlu yaşayabilme düşüncesini unutmuşuzdur ya da hep böyle söyleriz kendi kendimize. Başımızı kaldırıp bakıversek, Doğa Ana’nın tüm maneviyatını hissediyormuşuz gibi, hayatı da ilkbaharda tebessüm ederken, yaz güneşi ile uyuklayıp sonbaharda ekip biçerken ve kışın dinlenirken gözlemleyebiliriz oysa. Maddi refahlık açısından o köylülere göre daha zenginiz, ancak onlar bizden daha asil ruhlara sahipler. Biz çok ekeriz, biçtiğimiz ise hiçtir. Ama onlar ne ekerse onu biçerler. Bizler nefislerimizin köleleriyiz, ona kanaatkârlıklarının çocukları. Bizim içtiğimiz su bile acıyla, umutsuzlukla, korkuyla bir yıpranmışlıkla bulanıklaşmıştır. Onların içtiği yaşam saftır.