“Üzerime eğildin. Beni öptün. Gözlerimiz kapalı öpüştük. Bekliyormuşuz gibi, sanki önceden biliyormuşuz gibi. Günlerden beri biliyormuşuz gibi. Ve o gördü, aralık kalan ağzının etrafı hava dolu ama nefessiz. İlk öpücük.”
“Verdiğim pozdan çıkmak ve kollarımı onun boynuna sarmak istiyorum, senin boynuna. Beni saran şefkatle kendimi onun göğsüne bastırınca, gözyaşlarım kendini bırakıyor. Benden sana, nedenini bilmediğim çok güçlü şeyler oluyor.”
“Şimdi Rembrandt için poz veriyorum. Açık pencereden uzağa, düşüncelerimden olabildiğince uzağa, mutfağın boşluğuna ya da karanlığına bakıyorum; saatler kıpırdamadan geçiyor, bir süpürgenin sapına tutunmuş, sadece krampları bir bacaktan ötekine geçiriyorum. Zaman duruyor, bedenim soğuyor. Eserlerinde yeniden doğuyorum.”
“Kapılar çarpıldı ve o kelime yine çınladı. Bir kere daha, belki de daha fazla. Ben orospuydum, senin orospun, Rembrandt’ın orospusu. Tir tir titreyerek buz gibi duvara dayanmıştım... Sessiz, nefessiz... Soluk soluğa... Orospu dedi ve sözcük kızıl güneş ışıklarının aydınlattığı merdivenlerde çınladı. Yankısından sonra bile kafamın içinde hala tekrar edip duruyordu.. Orospu olmuştum işte..