Böylece Brissenden 'Aşk Döngüsü'nü ve Peri ve İnci'yi giderken yanına götürdü, Ertesi gün geri geldiğinde Martin'e ilk söylediği şey "Daha istiyorum," demek oldu.
Brissenden Martin' i bir şair olduğuna ikna etmekle kalmadı, kendisinin de şair olduğunu ifşa etti. Onun şiirleriyle ayakları yerden kesilen Martin, en çok da bunları yayımlatmak için Brissenden'ın o güne kadar hiçbir çaba içine girmemiş olmasına şaşırmıştı.
Martin'in onun şiirlerini pazarlama konusunda gönüllü olması üzerine de "Tanrı hepsinin kökünü kurutsun!" diye bağırdi. "Güzelliği, sadece kendisi için sevin," diye tavsiyede bulundu, "ve o dergileri de rahat birakın. Gemilerinize ve denizinize dönün, anladınız mı, Martin Eden? Size ancak bunu tavsiye edebilirim. İnsanların bu hastalıklı, kokuşmuş şehirle- rinde ne işiniz var sizin? Güzelliği bu dergiler krallığına peşkeş çekmek için uğraştığınız her gün kendi kendinizi boğazlamış oluyorsunuz. Bana geçen gün bir şey demiştiniz Dur bakayım, neydi o? Ha, evet, 'Efemeraların en sonuncusu olan insan.' Pekâlâ, Sizin gibi, efemeraların sonuncusu olan birinin şan ve şöhretle ne işi var? Bilin ki ünlü olursanız, o şöhret sizi zehirler. Benim görüşüme göre siz böyle bir haltı yemek için fazla sade, fazla saf ve fazla aklı başında bir adamsinız. Umarım o dergilere tek bir şiir safra satamazsınız. Hizmet edilmesi gereken tek efendi güzelliktir. Ona hizmet edin ve gerisini boş verin! Başarı! Sizin şu Hanley'in 'Hayalet'ini bile bastıran Stevenson sonenizde, ya da Aşk Döngüsü'nde ve denizle ilgili o şiirlerinizde değilse eğer, hangi cehennemde o zaman o başarı denen şey?
"Bir de üniversite profesörlerini tabii ..." diye diye ekledi Ruth. Martin kendisinden çok emin bir şekilde başını salladı. "Hayır; fen bilimi hocaları yerde kalmalı. Onlar gerçekten de de muhteşemler ama İngilizce hocalarının yüzde doksanının kafası kırılsa çok iyi olurdu. Bunlar küçücük, kuş beyinli papağanlardan başka bir şey değiller." Martin'in profesörler hakkında söyledikleri gerçekten de ağırdı ama Ruth'a göre bu sözcüklerin küfürden bir farkı yoktu. Ona göre, üniversite hocaları bilginlere yakışır örnek derli toplu giyimi kuşamı olan, her zaman ortama uygun ses tonuyla konuşan ve üstlerinden kültür ve incelik akan kişilerdi. Onları ister istemez üzerine oturmayan giysilerle dolaşan, gelişmiş adalelerinden hayatını ırgat gibi çalışarak geçirdiği belli olan ve konuştuğunda heyecanlanan, edeplice konuşmak yerine çirkin sözcükler sarf eden, soğukkanlılığını kaybederek ileri geri konuşan ve nasıl âşık olduğunu kendisinin de bilmediğini, tarif edilmesi güç olan genç adamla kıyaslıyordu. Hocaların en azından iyi bir maaşları vardı ve evet şunu da kabul etmesi gerekirdi ki, her biri birer beyefendiydi; Martin ise tek kuruş bile kazanamıyordu ve beyefendilikten de nasibini almamıştı.
Öğretmenlerin oynadığı rol, bu kabinanın içindekileri sistematik bir sekilde öğretmekten ibaret... Yani onlar sadece rehberlik yapıyorlar, o kadar ... Bilgi denen şey onların kafalarının içinde değil. Bilgiyi icat eden, ya da yaratan da onlar değil. Her şey o kabinada ve onlar oradan nasıl yararlanılacağını biliyorlar. Onların görevi, bu kabinaya giren ve normal şartlar altında orada kaybolabilecek olan yabancıları yönlendirmekten ibaret.