Ahmet Ümit’in okuduğum, daha doğrusu bitirebildiğim tek kitabı bu oldu. Bu sefer beni yakalamayı ve bana hitap etmeyi başardı. İlk andan itibaren dikkatimi çekti ve bitirmem için beni adeta teşvik etti.
Gelelim kitabın içeriğine... Başkomiser Nevzat’ın geçmişiyle yüzleşmesi, eşi ve kızının katilleriyle aynı meslekte olmanın getirdiği o kaçınılmaz şüphe ve dikkatlilikle katillerin peşine düşmesi konuyu çok güzel derinleştirmiş. Olayın geçtiği yer aslında büyüdüğüm, aşina olduğum yer olunca beni daha da çok çekti ve "Konu buraya nasıl bağlanacak?" diye büyük bir merakla okudum.
Hikaye boyunca akıllarda hep aynı sorular dönüyor: Başkomiser Nevzat, eşi ve kızının katillerini nihayet bulabilecek miydi? En önemlisi de Ağva’da bulunan o kafatasındaki kurşun, acaba eski bir hesabı mı ateşlemişti?
Çok fazla polisiye okumuş biri olarak söylemeliyim ki idare eder bir kitaptı. Ana karakterin kendi içinde çok fazla içsel hesaplaşması vardı; haliyle bu durum biz okuyucuları yer yer biraz sıkabiliyor.
Yine de genel anlamda keyifle okudum. Sadece sonunun biraz daha uzatılabileceğini düşünüyorum.
Açıkçası bazı boşlukların finalle birlikte tam anlamıyla dolmasını bekledim ama tam olarak tatmin ettiğini söyleyemem.
Medusa isminin kelime anlamının "koruyucu" demek olduğunu öğrendim. Bunu duyup anlamını tam olarak kavrayınca, mitoloji tarihinin en korkunç ama bir o kadar da acınası bu yaratığının, sırf Athena'nın tapınağında kendini "koruyucu" ilan etmesi yüzünden bu sona mahkûm edilmesi bana çok şaşırtıcı geldi.
Aslında hikayenin özü; kendi halinde, sadece kendini kutsal bir rahipliğe adayan güzeller güzeli Medusa'nın, tanrıların kendi yarattığı kötülüklerden bile korkup onun katledilmesini istemeleridir. İşte bu, Medusa'nın acı dolu ve trajik öyküsüdür.
Yazıklar olsun ki onun hakkında o kadar çok şey anlatıldı, o kadar çok şey yazılıp çizildi ki... Kimi için önemsiz, kimi içinse adının anılmasına bile gerek duyulmayan, sadece korku salan sıradan bir canavardan ibaretti o: Yılan saçlı kadın Medusa.
Oysa canavar olmayı o istemedi. Sanırım tarih, oldum olası hep erkekler tarafından yazılıyor olmalı ki; sıradan bir kutsal inancın ötesinde, bir kadını sadece nefsi bir iğrençliğin mağduru edip, üstüne yine kendi cinsi tarafından lanetlenen bir başka kadını daha ne kadar aşağılayıp kötü gösterebilirler diye adeta bahse girmişçesine efsaneleştirmişler.
O, her şeye rağmen güçlü olmayı başarmış; ancak içindeki o dinmeyen öfkeyi, kendisini ötekileştirenleri katlederek bastırmak istemiş bir kadındı.
Nazan Bekiroğlu’nun okuduğum ilk kitabı olan Nar Ağacı’nı çok beğendim.
Okudukça kalbinizdeki ve gözlerinizdeki pas temizleniyor gibi oluyor. Güzel bakmayı, güzel görmeyi öğreniyorsunuz ve anlıyorsunuz ki insan ruhu güzelliğe meftun... Bitmemesi için çok çabaladım ancak her fani eylem gibi bu da bitti. Aşkla, acıyla, ölümle, savaşla ve hüzünle bitti...
Nazan Bekiroğlu; kaleme fısıldayan, kelimeleri dansa kaldıran o enfes his dünyasıyla dünyamı tarumar etti. Bu nasıl bir yaşam, bu nasıl bir yazın?
Hikâye; Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, Bakü ve İstanbul hattında geçiyor. Batum bölümlerini okurken, şehrin beni büyüleyen sokak ve caddelerinde daha önce gezip görmüşlüğümden ötürü, Nazan Bekiroğlu anlattıkça hatıramdaki görüntüler bir bir canlandı.
Kitabımız, bir uçak kazası sonucu ıssız bir adaya düşen, yaşları 6 ile 10 arasında değişen bir grup çocuğun hikâyesini anlatıyor. Baş karakterlerimiz; Ralph, Jack, Domuzcuk, Simon, Sam, Eric ve diğerleri...
Başlangıçta her şey harika ilerliyor; adada adil bir iş bölümü ve demokratik bir düzen kuruluyor. Ta ki olaylar acımasız bir iktidar kavgasına dönüşene kadar... Kitap boyunca, yetişkinlerin gözetimi ve otoritesi olmadan başıboş kalan çocukların ne kadar acımasız ve vahşi birer canlıya dönüşebileceğine tanıklık ediyoruz.
Her birey kendi genetiği ve karakteriyle doğsa da yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve çevremiz, nasıl bir insana dönüşeceğimizi belirliyor; bazen kendi irademizle, bazen de tamamen elimizde olmadan...
Sineklerin Tanrısı, başkahramanları çocuklardan oluştuğu için bir çocuk kitabı gibi görünse de aslında insan doğasına ve toplumsal düzene yönelik yetişkinler için yazılmış çok ciddi bir eleştiridir. Bu derinliğiyle Nobel Edebiyat Ödülü'nü sonuna kadar hak eden, kesinlikle şaşırılmaması gereken bir başyapıt.
Nereden başlasam bilemiyorum ama beni derinden etkileyen ve üzerine uzun uzun düşündüren çok güzel bir kitaptı. Zihnimde soru işaretleri bırakan kitapları her zaman çok sevmişimdir; Ray