İhtiyar erkek bize önce, her göçmenin her yeni gelen yolcudan sorduğu haberleri sordu. Sonra daha başka sualler sıraladı:
— Nirden gelirsiz oğul?
— İstanbul’dan...
— Erzirumu görmişsüz?
— Yok...
O zaman başını uzun uzun iki tarafa salladı:
— Ne diyim oğul, ne diyim?..
İhtiyar, Erzurum’u görmedikten sonra, İstanbul’dan olmanın önemsizliğini, Erzurumlu olmayanlara orayı anlatmanın imkânsızlığını bu çaresizlik ifadeleri ile belirtmeye çalışıyordu.
Ben de sordum:
— Erzurum da bura gibi çamlık mı, meşelik mi?
— Yoh (yok)...
— Dağlık mi, bahçelik mi?
— Yoh...
— Camileri, çarşıları çok güzel mi ola?
— Ne diyim oğul, ne diyim?..
— Havası suyu acep İstanbul’un gibi mi?
— İstanbul’un sözü mü olur oğul, Erzurum’un yanında...
Ve başını iki tarafa uzun uzun salladı...Bir toprağa bu kadar bağlı olanlar bir gün oradan koparlarsa, onların acısını anlatacak söz hakikaten bulunmaz. Nine makamla ağlar ve ihtiyar başını iki tarafa sallarken, ben onların acılarını gayet iyi anlıyorum. Ben de bir göçmen çocuğu idim. Göç ve göçmen bende daima derin duygular uyandırır. Göç hikâyeleri, göç manzaraları, çocukluk, hatıralarım içinde daima canlı olarak yaşadı. Fakat muhacirliğin bu kadar derin bir sefalet olacağını hiç bir zaman düşünmemiştim.