9 ayda okuduğum, arkadaşlarımın kesinlikle okumalısın dediği kitap tatatata: Kurtlarla koşan kadınlar. Okuma kulüplerinin bir süredir incelediği bu kitabı inceleyecek kadar derinlesemedim. Okurken hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Aklıma son dönemde reels videolarla bize yüklenen, pardon bizi aydınlatmaya çalışan temel düşünceler geldi. öyküler üzerinden kadının tarihsel anlamda içine düştüğü yanılgılar, farkında olmama durumları, uyanın ve kendinizi tanıyınlar .... Aklıma Rousseau geldi... İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur... Bir sorun var. Herkes eşit ve özgür doğarken ne oluyor da kadın toplumun tüm yükünü sırtlanan fakat toplumsal değişimde isminin çokça anılmadığı bir figür haline geliyordu. Kadın iş hayatına atıldığı, evden çıktığı halde neden kafası evin içinde,temizlikte, çocuk bakımında, sevgili, eş memnuniyetindeydi? Sorun tek başına onu baskılayan erkek miydi? Yoksa ataerkil düzen mi? Ataerkil düzeni düzenleyen yasalar neydi? Emek sermaye çelişkisi desem? Yani düzen tersine dönse, anaerkil bir düzen olsa birileri yine tüm yükü üzerine almayacak mıydı? İçimizde potansiyel olan şey cidden ortaya mi çıkacaktı? Eşit ve özgür doğuyorsak eğer, eşit ve özgür olmaya devam edersek (her alanda ekonomi, siyaset vs) bu işler yoluna girecek diye düşünüyorum. Orta gelirli bir insanın yoga ile sonsuz mutluluğa erişmesi mümkün iken, evden atılmış, işsiz bir kadının mutluluğa erişmesi pek mümkün değil. Alt yapı eşitlenirse, ruh halimizi düzeltmek için tüm bu kitabı reçete olarak sunabilirim. Ama eksik birşey var. Mücadele bir erkeğe karşı değil topyekûn bir düzene karşı olmalıdır. Bu arada kurtlarla koşan, içinde o ruhu barındıran bir kadın olarak söylüyorum bunları. İçimde beni yiyip bitiren şey bu. Dediğim gibi bu bir kitap incelemesi değil. Kitabı