• -İmam Hatip(li)lere dil uzatanlara cevabımızdır.-

    “Biz İmam-Hatipliyiz...

    Bu ülkenin geçmişinde, geleceğinde, gerçeğinde, geleneğinde, genetiğinde biz varız. Ülke bizimle çiçeklendi; umutlar bizimle filizlendi.

    Biz İmam-Hatipliyiz...

    Rehberimiz, önderimiz, mürşidimiz, bize çok düşkün olan, bizi bizden daha çok seven, bize karşı çok merhametli ve müşfik olan, müjdeleyen, uyaran, peygamberler halkasının sonuncusu Hz. Muhammed’dir(s.a);

    O en güzel örnek ve önderdir...

    Biz, bu Çağın Musa’ları, İsa’ları, İbrahim’leri olmaya adayız...

    Biz, bütün peygamberlere iman eden, onları kendilerine model alan, onların Tevhid mücadelesini ve örnekliğini bu çağa taşıma azmindeki İmam-Hatip nesliyiz.

    İnsanların zihinlerine çöreklenen putları, elindeki “Tevhid baltası” ile bir bir kıran Hz. İbrahim (a.s) gibi, çağdaş putperestliklere ve sapkınlıklara karşı Tevhid mücadelesi veren “çağın İbrahim’leri” olmaya aday İmam-Hatipliler bizleriz.

    Çağın Firavun’larına, Karun’larına, Haman’larına ve Be’am’larına karşı, bu çağın Musaları, Harun’ları ve Asiyeleri olmaya aday İmam-Hatip nesli biziz!

    Romalı zalimlerin ve Yahudilerin baskıları karşısında Hz. İsa (a.s):

    -“Allah’a giden yolda bana yardımcı olacak kimdir?” dediğinde;

    -“Biz Allah’ın (dininin ve davasının) yardımcılarıyız” diyen Havariler gibi, bu çağın havarileri olmaya aday İmam-Hatipliler bizleriz.

    Vurgun, soygun ve talanı bir yaşam biçimi haline getiren Medyen ve Eyke zalimlerine karşı, cemaatiyle birlikte kıldığı namazından güç alarak mücadele eden Hz. Şuayb (a.s) gibi sosyal hayata namazla müdahale eden İmam-Hatip nesli biziz.

    Biz, alemlerin Rabbine râm olmuş rabbanileriz...

    İmam-Hatip, bu halkın hazinesi, hafızası ve hasılasıdır...

    Allah katında tek din ve tek hayat tarzı İslam’dır.

    Allah Teâlâ “Din” olarak ancak İslâm’dan razı olmuştur. İslâm’dan başka bir din, nizam ve sistem arayan Hak’tan sapıtmıştır. Biz rab olarak Allah’tan, peygamber olarak Hz. Muhammed’den (s.a) ve din olarak İslam’dan razı olanlarız.

    Biz İmam Hatip nesli; yalnız Allah’a kulluk için yaratıldığımıza iman edenleriz. Biricik varlık sebebimiz, yegâne yaratılış gayemiz Allah’a kulluk, ibadet ve itaat olduğu için, yalnız Allah’a kulluk eder yalnız O’ndan yardım dileriz.

    Biz Allah’tan başkasına yönelmez, O’ndan başkasından medet beklemeyiz.

    Biz paraya-pula, mala-mülke, şeytana, nefse, maddeye, markaya, modaya ve popüler kültüre kulluk etmeyiz.

    Ve biz, bizim gibi aciz kullara da kul olmayız!

    Biz insanları kula kul olmaktan kurtarıp sadece Allah’a kulluğa davet etmek için varız!

    Biz Allah için adanmış nesilleriz...

    İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak hayat ilkemizdir. Bir kötülük gördüğümüzde elimizle, olmazsa dilimizle düzeltiriz, o da olmazsa kötülüğe karşı buğzederiz.

    Rabbimizin; “Kâfirlere boyun eğme ve onlara karşı Kur’ân’a dayanarak büyük cihad yap!” emrine uyarak, yeryüzündeki inkârcılara karşı özümüzle ve sözümüzle, bileğimizle ve yüreğimizle, aklımızla ve fikrimizle, malımızla ve canımızla topyekûn cihad ederiz...

    Bizler, “işleri vakitlerinden çok” olan “vaktin çocukları”yız.

    Biz dinlenmeyi Ahiret’e bırakan; bu dünyada ise sadece Allah için bıkmadan yorulanlarız.

    “Kudüs’ü haçlılardan kurtarmadan gülmek bana haram olsun” diyen Selahaddin Eyyubi gibi, gülüp eğlenmeyi ve dinlenmeyi, inşaallah Rabbimizin lûtfedeceği Cennet’e tehir edenleriz.

    Biz hedefi, gayesi, misyonu Allah ve Rasûlü tarafından belirlenmiş olan, aktif, aksiyoner, mücadeleci, azimli ve kararlı nesilleriz.

    Pasif, edilgen, gündemi başkaları tarafından belirlenen değil, gündemi belirleyen nesilleriz.

    Akıp giden hayatın nesnesi değil öznesi olan; esen rüzgârlara göre şekillenen değil rüzgâr estiren, değiştiren, dönüştüren öncüleriz...

    Biz izzeti güçlünün yanında değil, Hakk’ın ve haklının yanında arayanlarız.

    Kendimizi “insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet” kılmaktır derdimiz.

    Biz, “bana gel” diyenler değil, “bize gel” diyenleriz; biz başkasına değil, yalnızca Allah’a çağıranlarız.

    Hz. Ebu Bekir’in imanı, Hz. Ömer’in adaleti, Hz. Osman’ın hayası ve edebi, Hz. Ali’nin ilmi ve irfanı, Hz. Mus’ab’ın daveti ve gayreti, Hz. Hatice’nin sadakati ve teslimiyeti, Hz. Aişe’nin ilmi ve dirayeti, Hz. Fatıma’nın edebi ve zerafeti ve daha nicelerinin (Allah onlardan razı olsun) nice güzel özellikleri bizim örneklerimiz ve rol modellerimizdir.

    Gayemiz zamanın sahabeleri olmak, onların ahlakıyla ahlâklanmaktır.

    Biz, “takva elbisesini” kuşanan, “Allah’ın boyası” ile boyanan, vefâkâr ve cefâkar, kadir kıymet bilir hayırlı nesilleriz. Nice çetin süreçlerden, soğuk Şubat’lardan geçerek bugünlere geldik...

    En zorlu şartlarda İmam Hatip okullarının kurulmasına öncülük eden ve öncü nesillerin yetişmesine vesile olan Mahmut Celaleddin Ökten Hocamız başta olmak üzere, bu okulları madden ve manen ilmek ilmek dokuyan bütün büyüklerimize dualar ederiz.

    “Kur’ân şairi” Mehmet Akif’in özlediği “Asım’ın nesli” ve ‘doğrudan Kur’an’dan ilham alıp, asrın idrakine İslam’ı söyletenler’ bizleriz.

    Necip Fazıl’ın hasretle beklediği ve -“Kim var?” denince, sağına ve soluna bakmadan fert fert -“Ben varım!” cevabını verebilen gençlik; İmam-Hatip gençliği biziz!

    Sezai Karakoç’un “Diriliş Nesli” olarak tanımladığı, yarınların kurucu nesliyiz.

    Biz, kökü mazîde olan âtîyiz.

    Bir ayağı Kur’ân’da, diğer ayağı ise tüm cihanı kuşatan pergel gibi yeryüzüne vahyi yayanlar; bir avucunu Kur’ân ve Sünnet’e daldırıp diğer avucuyla bütün insanlığa can suyu sunanlarız biz.

    Ve biz, varlığımızı sadece Türkiye’nin değil, bütün İslâm ümmetinin ve hatta tüm insanlığın hidayetine ve kurtuluşuna adamış nesilleriz... Sadece bu toprakların değil, tüm dünyanın geleceğine ve yönetimine talibiz!”
    Değerli gönül dostlarım. Kıymetli kardeşlerim.

    Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Bir Kurban Bayramını daha geride bıraktık. Aslında Kurban, bir ömür beklenen ve ömrünün son demlerinde verilen İsmail'ini, Allah yoluna gözünü kırpmadan feda edebilmektir. Ne var ki, Allah celle celâlühü “almak için” istemez; “vermek için” ister. Nitekim İbrahim’den İsmail’i almadığı gibi, mükâfat olarak bir de İshak'ı verdi. Kurban ibadetiyle ilgili ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kestiğiniz hayvanların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır. Sizden Allah'a ulaşan ancak takvanız, yani kulluk şuurunuzdur.” (Hac,37) O halde, kulluk şuurunu yaşamaya devam… Hem de gönülden dualarla… Bunun için de bize yaşantı ve kişilikleriyle örnek gösterilen peygamberlerin ahlakî özelliklerini dileyerek Rabbimizden… “Onlar peygamberdi biz kimiz?” demeden… Çünkü Allah Teâlâ bu peygamberlerin ahlakıyla donanmaya çalışmamızı istiyor bizlerden. Geliniz Rabbimize yalvaralım şöylece tâ yüreğimizin derinlerinden…

    Allah’ım bize Hz.Adem’in tevbesini, Hz.Nuh’un direncini ver. Hz.İbrahim’in imanını, Hz.İsmail’in teslimiyetini ver. Hz.Yakub’un dirayetini, Hz.Yusuf’un iffetini ver. Hz.Musa’nın celâdetini, Hz.Harun’un sadakatini ver. Hz.Davud’un sadâsını, Hz.Süleyman’ın gayretini ver. Hz.Eyyûb’un sabrını, Hz.Lokman’ın hikmetini ver. Hz.Zekeriyya’nın hizmetini, Hz.Yahya’nın şehadetini ver. Hz.Meryem’in adanmışlığını, Hz.İsa’nın safiyetini ver; ve bizlere Hz.Muhammed’in sana olan eşsiz muhabbetini ver Allah’ım. Sana hamd ve bütün Peygamberlerine salât ve selâm olsun. Amin…
    -Arif Arslan Kaynar -
    (A.A.K.105)
  • Kalimanjaro'nun tepesindesin. Rüzgar felaket, etraf karlı. Dünya yerle bir. Ve dünya kağıtlarda yazan kanunlarla yönetilmiyor. İnsanlar tarafından yönetiliyor. Bazıları yasalara uyuyor, bazıları için yasa, kendilerininki oluyor. Bizim ise umuda ve şansa ihtiyacımız var. Umut ediyoruz, bekliyoruz ve çalışıyoruz. Bazen ise sadece izliyoruz.

    Derken biri geliyor ve hayatımızı cehenneme çeviriyor. Kimse ses etmiyor, herkes görmezden geliyor. Sesimiz iki adım öteye ulaşamıyor, yarı yolda boğazlıyorlar çığlığımızı. Feryadımız bizi yakıyor sadece. Gözyaşlarımız içimize içimize akıyor, kan damlıyor saçlarımızdan, sesimiz kısılıyor. Evet kimse bizi görmüyor. Umut, iyilik, yardım gibi boş zırvalar insanlar için,
    halı altına süpürülmüş birer tozdan farklı değil. Herkes biliyor ama kimse bilmiyor, bilmezden geliyor. Bana dokunmayan yılan çok yaşasıncılık, işine geliyor değil mi? Ya o yılan dönüp dolaşıp seni ısırırsa? O zaman senin sesini kim duyacak?...Ben duyacağım.

    Birinin gelip de hayatımızın ortasına s*çmaması için dua ediyoruz, şans diliyoruz. Evet şansa ihtiyacımız var belki de. Tüm bu hayat, bize ilkokulda öğretildiği gibi değil. Yere düşmeden yerin ne kadar sert olduğundan bihaber yaşıyoruz. Ama hayatta güçlü değerlere sahip olmak iyidir. İnanç, mücadele ve umut. Evet umut. Belki de en çok ona inanmak gerek, yada en çok ona aldanmak. Evlilikte, savaşta ve suçta; güçlü değerlere ihtiyacımız var. Ama her şeyden önemlisi , bence bir şeylerin dengede kalmalıdır. Evet, denge, bu doğru kelime bu olsa gerek.
    Hayatta çok fazla şey isteyen biri, her şeyini kaybediyor. Tabiki, hayattan çok az şey isteyenler ise, hiç bir şey almıyorlar.

    21 Grams filminde beni derinden yaralayan bir söz vardı :

    Kaç hayat yaşıyoruz? Kaç kez ölüyoruz? Ölüm anında 21 gram kaybettiğimiz söyleniyor… 21 grama ne sığar? Ne kadarı kaybolur? 21 gram ne zaman kaybolur? Ne kadarı onunla gider? Geriye ne kadarı kalır? 21 gram… Beş madeni paranın ağırlığı, bir kuşun, bir çikolata parçasının… 21 gram ne kadar çeker?

    Sahi kaç hayatımız var? Bizden kaç tane var içimizde? İnsanların gördüğü ben, sahiden ben mi? Eğer değilse ben kimim? Ölürken 21 grama hangi ben sahip peki? Mutluyken hangisi veya mutlu olduğumu sanırken, hangi ben sahip bu 21 grama? Sahi bütün duygular sığabilir mi bu kadar az bir şeye? Ölürken hangi ben ölüyor? Ya ölmeden önce öldürdüklerime ne demeli? Bilmiyorum, düşündükçe zihnim daha fazla bulanıyor ve çınlama sesini duyabiliyorum. Hani ölüye kesen sessizlikte, bir uğultu duyulur ya, bir çınlama... işte o hesap. Dünya işte , olup olacağı, görüp göreceği, hepi topu bu kadar.

    Mutluluklarımızı biriktirsek bir tane uçurtma alabilir miyiz? Yada bir şeker. Hüzünlerin akıp gideceği bir gider mevcut mu evrende? Kara deliklere kapılıp neden yok olmaz bir çocuğun acısı, gözyaşı?

    Büyük okyanusta bir alan var ki dünyanın en ıssız yeri olarak bilinir. En yakın yerleşim birimine iki bin küsü kilometre uzaklıktadır. Orada olan birisinin görüp göreceği şey, su ve gökyüzü. O kadar ıssız ki, en yakın insan, uzay istasyonundaki birisi. Yaklaşık beş yüz kilometrelerde uçan bir uzay istasyonu size en yakın canlılık taşıyan varlık. İste buradasınız, evrendeki en ıssız insan sizsiniz. Ne bir gök taşı var ne de bir çay ocağı.
    Yapacak bir şeyiniz yok çünkü ticaret gemilerinin rotası oradan geçmiyor.

    Okyanusun en ıssız köşesinden, Kalimanjaro'nun tepelerine, Afrika yeşilliklerine... Bedeninden 21 gram hafifleyip, toprağa, topraktan havaya, havadan buluta, buluttan okyanusa, okyanustan ıssızlığa... Sürüncemeli bir yolculuk.

    Evet, hayatta şansa ihtiyacımız var, az önce dediğim okyanus yalnızlığını, karada hissetmemek için. İnanın bana okyanus ıssızlığı çok kötü. Sudan korkarım, belki bu yüzdendir bilemem. Ne diyordum, ha evet, 21 gram. 21 gramlık ruhumuza ne sığar bilmem ama şunu bilirim; okyanus ıssızlığına kapılmamaya bakın.
  • Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • Bana göre din her şeyden önce bir irade meselesidir, my lady. Tanrı’ya inanmak ve sorumlu bir insan olmak özel enerji ister. Çetin bir iştir, çoğu insanın yarı yolda nefesi kesilir. Ama eğer yeterince dayanıklı iseniz, eninde sonunda kendi Tanrı’nızı kendiniz bulursunuz.
  • Francisco Bucio'nun bir cerrah olmaktan daha fazla istediği bir şey yoktu. Yirmi yedi yaşına geldiğinde bu düşü gerçekleştirmede epey yol almıştı. Yeteneğiyle Mexico Şehir Hastanesi Plastik Cerrahi Bölümü'nde haklı bir yer edinmişti ve bir kaç yıl içinde kendi özel muayenehanesini açabilecekti. Ancak tarihler 19 Eylül 1985'i gösterdiğinde Francisco'nun dünyası başına yıkıldı. 8,1 şiddetinde tarihin en büyük depremlerinden biri 4200'den fazla insanın hayatına mâl oldu. Depremin insanların düşlerinde yol açtığı yıkım ise ölçülemezdi. Sarsıntılar başladığında Francisco beşinci kattaki odasındaydı. Deprem sona erdiğinde ise zemin katında tonlarca yıkıntının altında kalmıştı. Zifiri karanlık içinde oda arkadaşının can çekişme seslerini duyuyordu. Bu arada, ameliyatlar yaptığı sağ elinin büyük bir çelik direğin altında kaldığının farkına vardı. Acı içinde, çılgıncasına elini kurtarmaya çalıştı. Bunu başaramayınca paniğe kapıldı. Kan dolaşımını sağlayamazsa elinin kangren olacağını ve kesileceğini bir doktor olarak biliyordu. Şuur ve şuursuzluk arasında saatlerce gidip gelen Francisco, giderek zayıf düşüyordu. Ancak dışarıda Bucio ailesinin olağanüstü bir gayreti vardı. Francisco'nun babası ve altı erkek kardeşi, el arabaları ve küreklerle molozu kaldırmak için deli gibi uğraşan gönüllülerin arasına katıldılar. Ailesi umudunu hiç yitirmedi. Dört gün sonra Francisco'ya erişebildiler. Bölgedeki profesyonel kurtarma ekipleri Francisco'yu çıkarmak için elini kesmek gerektiğini söylediler. Francisco'nun iyi bir cerrah olma düşünü bilen ailesi, bunu kabul etmedi. Bu yüzden kurtarma ekibi Francisco'nun eline düşen direği kaldırmak için fazladan üç saatlerini harcadılar. Çıkardıkları gibi onu bir hastaneye yetiştirdiler. Bu elim hadiseyi izleyen aylar boyunca, Meksika halkı başkentlerini, Francisco Bucio ise büyük hayalini yeniden kurmak için çalıştı. İlk adım Francisco'nun ezilen elini kurtarmak için cerrahların yaptığı on sekiz saatlik ameliyat oldu. Ancak günler geçtikçe Francisco'nun umudu azalıyordu. Parmaklarındaki sinirler yenilenmeyince doktorlar başparmağı dışındaki dört parmağını da kestiler. Artık Francisco kararını sağ elinin geride kalanını kurtarmak olarak değiştirmişti. Ertesi birkaç ay içinde beş ameliyat daha geçirdi. Ancak elini hâlâ kullanamıyordu. Sağ eli olmadan hastalarını nasıl ameliyat edebilirdi? Francisco yeni çareler arayışına girdi. Bu arayış onu San Francisco Davies Hastanesi'nde Mikrocerrahi Başkanı Dr. Harry Buncke'ye götürdü. Dr. Buncke eldeki kesik parmakların yerine ayak parmaklarını naklederek cerrahide yeni bir çığır açmıştı. Francisco, Dr. Buncke'nin kendisi için son umut olabileceğini anlamıştı. Ameliyat başarılı olursa işin geri kalanını halledeceğine kendi kendine söz verdi. Doktor Buncke ameliyatla Francisco'nün iki ayak parmağını alıp yüzük ve serçe parmağı olarak eline monte etti. Bir süre sonra, Francisco sıkı çalışma sonucunda üç parmağıyla nesneleri tutabilir duruma geldi. Böylece düğmelerini iliklemek gibi kolay işleri becermeye başladı. Bu zorlu ameliyatın ağır etkisini üzerinden attıktan sonra, Francisco bütün gücünü yoğun bir terapi ve egzersiz programına verdi, iğne deliğinden iplik geçirebilmek için saatlerce acı içinde uğraştı. Daha sonra adını okunaklı bir şekilde yazmaya çabaladı. Dr. Buncke, ona şöyle demişti. "El kendini ihtiyaçlara göre ayarlayan bir yapıdır, ihtiyaç büyükse el becerisi de artar." Elinin eskisi gibi iş görebilmesi için aylarca süren çalışmadan sonra Francisco, Mexico City'ye geri döndü ve hastanede belirli vak'alarla sınırlı olmak üzere doktorluğu sürdürdü. Hâlâ olimpiyatlara hazırlanan bir atlet gibi çalışıyordu. Kondisyon sağlamak için yüzüyor, elini güçlendirmek için her gün binlerce düğüm atıp çözüyor, kumaşlar üzerinde dikiş çalışması yapıyor, yiyecekleri ufak parçalara doğruyor ve yeni parmaklan arasında lastik toplar döndürüyordu. Başlangıçta en kolay işler bile eline yakışmıyor ve yorucu geliyordu. Ancak Francisco her işi hakkını vererek yapana kadar inat ediyordu. İki elini de kullanabilen biri olmak için sol elini de çalıştırıyordu. Ve Francisco'nün büyük bir imtihan vermesi gereken gün geldi çattı. Bir operatör doktor, Francisco'nun yaraları temizleme ve kapatmaktan, ben almak gibi kolay ameliyatlara doğru gelişme gösterdiğini gözlemlemişti. Burnu kırılmış bir adamın ameliyatına Francisco'nun da katılmasını istedi. Ameliyat son derece hassasiyet istiyordu ve Francisco, yalnızca araç-gereci doktora verme görevini üstleneceğini sanıyordu. Ameliyatta doktor, hastanın burnunda kullanmak üzere kaburgasından kıkırdak almaya hazırlanıyordu ki Francisco'ya döndü ve kıkırdağı onun almasını istedi. Francisco, bu hadisenin onun için bir dönüm noktası olduğunu biliyordu. Bu işi başarırsa cerrahlığa dönebilecekti. Herhangi bir terslik ise onu yıkıma uğratacaktı. Cesaretini ellerinde toplayıp kıkırdağı özenle yerinden aldı. Başka bir cerrahın on dakikada yapabileceği bir işi Francisco bir saatte yapmıştı. Ama bu bir saat, tam bir zafer gösterisiydi. Bugün, Francisco Bucio yüksek saygınlığı olan bir plastik cerrah. Tijuana'da iki ayrı yerde vazife yapıyor ve uzmanlık dalının ihtiva ettiği bütün ameliyatlara girebiliyor. Ayrıca fakir ailelerin çocukları için ücretsiz ameliyatlar gerçekleştiriyor. "Ben altı ameliyat geçirdim," diyor. "Kendimi onların yerine koyabiliyorum. Korkmanın ne demek olduğunu biliyorum." Kimileri onu sevdiklerinden, "ayaklarıyla ameliyat yapan cerrah" diye takılıyorlar. Francisco bunlara aldırmıyor. Yüzünde bir gülümseme ile şöyle cevap veriyor: "Elim güzel görünmeyebilir ama gayet iyi çalışıyor. Bu mucize, en çok sevdiğim işi yapmamı sağladı. Şimdi, kendi mucizelerine ihtiyacı olanlara bir şeyleri geri veriyorum." Hepimiz, hayatımızda şu ya da bu biçimde engellerle, zorluklarla daha doğrusu değişik imtihanlarla karşılaşırız. Ancak inancı, azmi, iradeyi, sabrı ve derin bir tutkuyu motor gibi kullanırsak yanlış geldiğimiz yoldan geri dönebilir ve hayallerimize giden yolda adım adım başarıyla ilerleyebiliriz.
  • Zirveye çıkmak için gittiğim yolda boşluğa düşmek
    Mutlu olmak için yazdığım şiirde gözyaşı dökmek
    İşte elin kızı bir yumrukta yıkar seni
    Oysa ki senaryoyu ben yazmıştım öyle mi ?
  • Sevgili 1000 Kitap kullanıcıları geçen hafta açmış olduğum profilime gereken ilgiyi ne yazık ki gösteremedim. Ancak kişisel gelişim üzerine çıktığım bu yolda tam gaz ilerliyorum. Kendime koymuş olduğum hedefleri başarıyla yerine getirmiş durumdayım. Geçtiğimiz bir haftada kendime kattığım şeylerin başında şeker alışkanlığına son vermek geliyor. Evet yanlış okumadınız. ŞEKER ALIŞKANLIĞI.
    Şeker kimyasal yapısı nedeniyle beyinde bir uyuşturucu etkisi yaratıyor ve beynimizin ödül sistemine doğrudan etki ediyor. Böylece mutluluk hormonu denilen dopamin salgılanıyor ve kendimizi daha iyi hissediyoruz. Eee bunun nesi kötü dediğinizi duyar gibiyim. Kötü olan taraf şu eğer şeker yemeye devam ederseniz ilk seferdeki hazzı asla alamayacaksınız. Ve beyniniz sizden daha fazlasını isteyecek. Neden mi ? Çünkü yapay yollarla bozulmuş olan dopamin seviyesi nedeniyle bir daha ki sefere mutlu olmak için almanız gereken dopamin miktarı artacak ve siz bunu karşılamak için tekrar şeker yiyeceksiniz. Böyle böyle şeker bağımlısı oluyorsunuz. Şekerle ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için youtubeda Özüm Sabay adlı kızın kanalını inceleyebilirsiniz. Kendisi 400 gün şeker yememe challenge yapmıştı :)
    Kendimi daha iyi hissetmeme neden olan bir diğer hedefim ise İngilizce öğrenme konusundaki kararlılığım. Geçtiğimiz bir haftada hiç aksatmadan günde 90 dakika İngilizce çalıştım ve kendimi daha iyi hissediyorum.
    Yaşamından ve bedeninden sıkılmış biri olarak çıktığım bu yolda yaşamıyla ve bedeniyle sizlere örnek olan birisi olarak ayrılmak istiyorum. Lütfen paylaşımlarımı paylaşın ve beğenin bu beni motive ediyor. İyi akşamlar, sevgiler :)