• Yanlış yolda doğru insan , doğru yolda yanlış insan olmak hata değil bir tecrubedir ...
  • “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması, ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz. Zekasının her cephesini bu türlü eserlerin her türlüsüne tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet ittisali, zamanda ve mekânda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi milletin kütüpanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet aleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde demektir. Bu itibarla tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının en önemli bir cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemiyen Türk münevverlerine şükranla duyguluyum. Onların himmetleri ile beş sene içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı ile, onun dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüpnemiz olacaktır. Bilhassa Türk dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru için mümkün olamıyacaktır.”

    Maarif Vekili, Hasan Ali Yücel
  • Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

    Dalları zayıflamış, susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

    Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgâr doldurmaya çalışıyorlar.

    Her şey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade…

    Dünyanın her yerinde ortak tek bir an içinde bir sürü insan gözlerini bambaşka yerlerde ilk defa açarken bende Tacoma’da dünyanın nasıl bir yer olduğuna meraklı gözlerle bakıyordum ilk defa. 1935’in 30 Ocak günü.

    Babamı hatırlamak istemiyorum, bir oğlu olduğundan haberi olduğunu da sanmıyorum zaten.

    Aradan yirmi yıl geçti, harika bir yere gelmediğimi anladım artık.

    Evimdeki aynaya bakıyor ve yüzümü görüyorum, başka bir şey görmek isteyebilirdim belki. Gördüğüm 20’sinde polis karakolunun camlarını elindeki taşlarla alaşağı etmiş bir suçlu, yalnız biri, duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmiş bir kaybeden, bir kalem ve kâğıt müptelası, bir yazar, bir alkolik, bir yalnız nihayetinde.

    Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz…

    Kaçmakla kurtulunur, en azından inanılan bu. Fazlasıyla da denenilen. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.

    21 yaşımda Tacoma’yı terk ettim, umurunda olmasını isterdim, California’da yaşamaya başladım. Sokak aralarında, köşe başlarında bazen de ana caddelerde şiirlerimi satıp, yalnızlığı kovmaya bir de karnımı doyuracak kadar yiyecek parası çıkarmaya çalışıyordum. İşportacı şair Brautigan…

    Bir on yıl böyle gitti, bu süre içerisinde Beat’lerle tanıştım hani şu Beatnik’ler, kafalarına göre takılan kıyak adamlar yani, Jack, Allen ve diğerleri. Ama hiçbir zaman kendimi onların yürüdüğü yola tam olarak ait göremedim.

    Beat’ler anlaşılır, açık, içten, cüretkâr, muhaliftiler, mizah duygusuna da sahiptiler. Ama bir şiir için bunlar yetersiz kalır, lirik ve sürreal olmalı, saflığı ve sevgiyi barındırmalı. Benim için sevgiliye yazılan naif satırlar her türlü karşıt hareketten daha güçlüdür.

    Tabiat ve önemsiz anlar hayatı oluştururlar, asıl olan budur benim için.

    67 yılında Amerika’da Balık Avı kitabım yayınlanınca bende bir hayli tanınır hale geldim. O sokaklarda yıllarca kendi başıma takılırken aradığım şey kimsenin umurumda değildi. Ama bir kitap, her şeyi değiştirecek öyle mi, artık isteniyor ve tanınıyor muyum? Bunların hiçbiri umurumda değil.

    Her şey fütursuzca yalpalanıyor ve eskiyor, bende bu akışı içimde hissediyorum.

    Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

    Bir barmen tezgâhın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilebilecek şeyler üretecek kadar yaratıcıyız hepimiz. İnceliğin peşi çoktan bırakıldı. Ürettiklerim tüketilmeli ve tüketeceğim şeyler üretilmeli. Bunu daha fazla hassasiyet ve bilgi gerektiren bir platformda gerçekleştirince de entelektüel oluyoruz. Bu duruma üzülmeli miyim bilmiyorum ama sevinemeyeceğim kesin.

    Yıl 72’ydi ve ben 37’sinde yolun sonuna yaklaşmıştım. Yazdıklarım seviliyor, Amerika ve Japonya’da tanınıyordum. Ama sıkılmaya yine kötü hissetmeye başladım. Ne kitaplar ne de şiirler içimi aradığım şey kadar dolduramıyordu. Yüzler, sesler her zamankinden daha anlamsız geliyordu. Şimdi herkes peşimde, sürüyle dinleti ve röportaj teklifleri geliyor, bunlarda umurumda değil bana hiçbir şey ifade etmiyor.

    Buna bunalım mı deniyor bilmiyorum ama ne deniyorsa eğer en derinlerine düşmüştüm. İçki, yalan ve gerçek kadar güçlenmişti hayatımda, onla ve onsuz yapamıyordum. Montana’da bir çiftlik evine yerleştim. İnzivaya çekilmek sadece kendimi dinlemek istiyordum.

    Belki bende herkes gibi ömrünün geri kalanını geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

    Bir şekilde bekliyorum, yaşayacaklarımın hayalimdekilerle kesişeceği o imkânsız zamanları, herkes gibi bende bekliyorum, hiç gelmeyecek özgürlüğün ve aşkın tadını, bir şekilde bekliyorum, herkes gibi, nasıl olsa beklemek beklemektir.

    Farklılaştırabildiğim şeyler olmuştur belki, kendi adıma ya da bütün bir hiçlik adına. Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesine dolduran güzel ve âşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şuan hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt’ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken karşımda ki eşsiz çekicilikte sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

    Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

    Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

    Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikâyetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorgunsunuz…

    Kaçmak dedim de, bir ara bunu başarmıştım sanırım. Jantları çatlak, kaportası çürüklerle dolu, görmüş geçirmiş eski bir amerikan arabasının arkasına taktığım karavanla Idaho nehirlerinin kıyılarına kurduğum kamplarda biraz olsun kurtulmuştum peşimi bırakmayan tüm hezeyanlardan…

    Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.

    Beklentilerimi azalttım, insanlardan beklediklerime harcadığım enerjiyi kendime yakınlaşmak için harcadım. Şu an hiçbir şey yapmıyor ve düşünmüyorum. Sadece sessizliği dinliyorum. Ben ve kendimden bir parça uzaklaştım. Doğadan soyutlanıp sanata yönelmiyorum, hayatın bir değişkeni ya da hayatı değiştirme gibi bir derdim yok, doğa olmaya çalışıyorum. Bir şey anlatmıyorum aslında anlattıklarımdansa beklentim yok artık. Doğanın bağrındayım, bir parçasından öte artık oyum. Doyacak kadar yemeğim var, fazlası her zaman insanı kötülüğe iter, sessizce uyuyacak bir yerdeyim, entelektüel ve duygusal zırvaları azaltıp içimdeki sese yöneliyorum.

    Bunlar iyi zamanlarımdı, ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine.

    Sanırım oraya kalem ve kâğıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

    Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

    Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

    Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken, sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikâye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken yolu kayıp bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek te uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

    Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi Bolinas’ta bir balıkçı kasabasındayım.

    Ömrümün geri kalanını cehennemin kapısı aralanana dek yazarak geçireceğim.

    Kendimi her şeyden koparıp göl kenarında balık tutup içki içeceğim.

    Richard Brautigan
  • “Hangi alanda olursa olsun, büyük insanların benzer alışkanlıkları vardır. Onları öğrenin ve büyük olmak adına kendi yürüdüğünüz yolda kullanın.”

     Paula Andress
  • Mustafa Kutlu okumak insana dinginlik verir. Her okuduğum eserinden sonra bunu dile getiriyorum. Eserlerden taşan, abes hiçbir olay, kahraman, mekan yok. Kahramanlar yanıbaşımızdan taşınıp hikayede yaşamaya başlayan komşularımız. Öyle içten, öyle samimi...
    Efendim eski zamanlardan başlıyoruz bu defa. Cumhuriyet sonrası. Ne kadar sonrası Allah bilir elbet ama henüz İstanbul' a o kadar yaygın olmayan bir göç anlayışı var. Bazen bir insanı o insanın geçmişinden tanırız ya sayın Kutlu da her kahramanın geçmişini anlatıyor önce bir. E sonra yeri geldiğinde biz sormadan bir başkası soruyor: " Kimlerdensin sen?" diye. Soy sop önemli nihayetinde.
    En son sıra Elif' e, Suna' ya, Nilgün' e geliyor. Elif 28 Şubat döneminin izlerini taşıyor. Nilgün bir ihanetin bedelini. Suna ise her şeyden biraz. Ama din kimliğini bulmak için gayrette. Tanpınar okuyor çokça. Tanpınar' ı biliyor. Tanpınar onu bilmiyor tabi ki. Tanpınar yolculuğu hiç umulmadık bir insanı çıkartıyor karşısına. İstanbul' da Eyüp Sultan' dan alıp izni başlıyorlar hem İstanbul' u hem de birbirlerini tanımaya. Ama tanımak da nereye kadar. İnsan bile evlendiği kişiyi ancak beş yılda tanırmış. Bizimkiler beş yıl dolaşmıyorlar nihayetinde şehri. Ama bir noktada bir' ler. İkisi de hayatın anlamını arıyor. Beraber arayalım diyorlar. Karı koca ilan ediliyorlar. Beraber arıyorlar. Bu yolda olmak zor. Devam ister, sebat ister. Gün geliyor. Takılıyor sepetler kollara, herkes kendi yoluna. Eh be Suna sendeki isim de, hikaye de tam türkülük.

    "Şafak söktü gine sunam uyanmaz
    Hasret çeken gönül derde dayanmaz"

    Gönül dayanıyor elbet. İnsanoğlu işte. Dert veren Allah derman da bahşediyor. Bundan sonrası için Kutlu da karışmıyor hikayeye. Suna müdahale kabul etmiyor. Eh bize de gayrı "Eyvallah" diyerek birkaç öğüt almak düşüyor. Biz kendi payımıza düşeni aldık diye umuyoruz. Gayrısı kendi öğüdü bulmak isteyenlerin başına.
  • hayatını göçebe olarak yaşayan ve her gittiği yerde eski dostları tarafından sıcak bir şekilde karşılanan güler yüzlü, kibar, çekici bir adam knulp
    altını çizdiklerimden bazıları
    “O zamanlar ben daha on dördündeyken Franziska’nın beni yarı yolda bıraktığı vakit. Nasıl biri olmak istesem olabilirdim. Ama o bana sırt çevirince içimde bir şey kırılıp koptu ya da berbat olup gitti.” (s.74)
    Artık yalnızlığı tek başıma yudumlayacaktım…Acıydı bu yalnızlık ve sadece ilk günle sınırlı kalmadı, arada kuşkusuz biraz hafifler gibi olduysa da, o günden sonra bir türlü sona ermedi.”(s.61)
    Lunaparkta kaybolmuş bir çocuk düşün. İşte o heyecanla çözmeye çalışıyorum seni.
    Kaybolmuşum ama bana mutluluk veriyor burası....
    Knulp’un hayat bakışına göre herkes kendi için uygun olanı kendi keşfetmeli ve bununla beraber herkesin tercihine saygı duymalı. En azından onun çevresinden beklentisi bu şekildeymiş...

    Neyin gerçek olduğunu, yaşamın aslında nasıl bir düzene uygun olarak akıp gittiğini herkesin kendi kafasından bulup çıkarması gerekiyor, kimse kitaplardan öğrenemez bunu, ben öyle düşünüyorum
  • (Bir Gökhan Özcan yazısıdır)

    Bir şey öğrendi. Aldı onu masasının üstüne koydu. Bir şey daha öğrendi, onu da ötekinin yanına koydu. Daha bir çok şey öğrendi, onları da diğerlerinin yanına, üstüne, etrafına koydu. Masanın üstü öğrendikleriyle doldu. Öğrendikçe öğrenme heyecanı artıyordu. Bu heyecan giderek öğrenme hırsına dönüştü. Öğrendiklerini bir şekilde hayatına katamadan bir şey daha öğrenmek, bir şey daha öğrenmek arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Öğrendiklerini masanın üstünde yer kalmadığı için yere koymaya başladı. Yanına, öteki yanına, sonra arkasına, etrafına... Giderek öğrendikleri her yeri kaplayarak yükselmeye, bir duvar gibi etrafını sarmaya başladı. Öğrendikleriyle hayatı için ne yapacağını düşünmeye bile vakit bulamadan, bir öğrendiğini başka bir öğrendiğiyle beraber düşünüp bütünleyemeden öğrenmeye hiç durmadan, duraksamadan devam etti. Zamanla çevresinde yükselmeye başlayan duvar aşılamaz hale geldi. Dünyayla, hayatla, olan bitenle, değişen ve değişmeyenle, diğer insanlarla, onların yaşadıklarıyla irtibatı tamamen kesildi. Öğrenme hırsı onu bir kısır döngüye, içinden çıkamadığı bir girdaba sürükledi. Öğrendikleri zindanı oldu.

    “İnsanlık tarihinde insanların zihninin bu kadar tıka basa doldurulduğu bir başka devir yoktur” dedi profesör. Salondakiler merakla sözü nereye bağlayacağını beklemeye başladılar. Sessizlikle geçen bir kaç dakikanın ardından, “Ve hayatın anlamsızlıkla bu kadar tıka basa doldurulduğu bir başka devir de yoktur” diye devam etti.

    İyi bir şey, ihtirasla peşine düştüğümüzde iyiliğini büyük ölçüde kaybediyor. Bu zamanda bilmek arzusu da böyle kör ihtirasların kurbanı olmak üzere. Hepimiz her şeyi bilmek istiyoruz, böyle bir arzumuz var. Oysa bilgi sonsuz... Her şeyi bilme ihtirasıyla peşine takıldığımızda varış yeri olmayan bir yolda yürümeye mahkum etmiş oluyoruz kendimizi. Bu yola giren herkesin tükeneceği açık... Hem de bir yere varamadan... Elde ettiği bilgilerden bir anlam dünyası inşa edemeden... Bu acıklı hal, ömrü boyunca para kazanmak için sürekli çalışıp didinen ve kazandıklarını harcamaya vakit bulamadan hayatı sona eren bir adamın haline çok benziyor. Para sadece bir araç, bu zavallı adamın unuttuğu şey bu... Amaç parayı biriktirmek değil, kazanılan parayı bir değere dönüştürmek... Bilgi için de böyle bu...

    Elde ettiği küçük bir bilgiyi tefekkürle büyütüp enginleştirerek kendine bir ömrü dolduracak büyüklükte bir anlam dünyası kuran insanlar var. Uzun tedrisatlardan geçmemiş, kütüphaneler, külliyatlar devirmemişler. Ama koca koca kalabalıklar ürettikleri hikmete bakıp bugün onları bilge diye anıyor. Bir de hiç dur durak bilmeden sürekli bir şeyler öğrenen, bu şekilde çevresinde enformasyon dağları yükselten ama hayata, yanı başındaki insanlık acılarını dahi göremeyecek kadar körleşmiş olanlar var. Elbette bu kadar değil, bunların tersi de var. Hayatı boyunca öğrenmemiş, tefekkür etmemiş, kör cahil kalmış olanlar ya da çok öğrenmiş ve her öğrendiğinin hakkını vermiş olanlar... Evet onlar da var ama sayıları gerçeği tersine çevirecek kadar değil... Gerçek ne? Bilginin bir araç olduğu, amaç olmadığı... Üst üste koyup biriktirmek için değil bilgi... Aksine her öğrendiğimizi zihnimizde ve kalbimizde işleyerek hayata katmak, anlam dünyamızı geliştirmek, insanlığın sıkıntılarına çare üretmek ve bütün bunlarla ‘insan’ın kalıbını insanla doldurabilmek için... Yoksa en iyi ihtimalle, eskilerin söylediği gibi sadece hamallıktır yaptığımız.

    Bir bilen, bir yaşayan, öğrendiğini zayi etmeyen, içini anlamla doldurabilmek için hayatını küçük tutan insanlar da var.

    “Ha duracağı yeri bilmeyen biri” dedi meczup, “ha şu zavallı dolap beygiri!”

    .