"Korku ve tanrılar, korku ve tanrılar! Ağzından başka laf çık-lmaz. Ama bu dünyada binlerce, binlerce kadın ve erkek yaşıyor, yaşlanıyor. Hatta bazıları mutlu bile oluyor, anne. Umutsuz yüz ifadeleriyle güvenli limanlara yapışıp kalmakla yetinmiyorlar. Ben de onlardan biri olmak istiyorum. Olmaya niyetliyim. Bunu neden anlayamıyorsun?"
Bahçemde yeşil yapraklar o kadar tazeydi ki bıçak gibi parlıyorlardı. Parmaklarımı toprağa soktum. Nemli bir yaz toplanıyordu, çok geçmeden asmaları sırığa bağlamam gerekecekti. Geçen sene Odysseus yardım etmişti. Düşünceye yaraymış gibi dokundum, ne kadar acıdığına baktım. Odysseus gittiğinde ben de yitirdiği sevgilisi Patroklos'un başında feryat figan eden Akhilleus gibi mi olacaktım? Saçlarımı yolarak, Odysseus'un geride bıraktığı bir tunik parçasını kucaklamış halde kumsallarda koştuğumu hayal etmeye çalıştım. Ruhumun yarısını kaybettiğim için ağlayarak.
Hayal edemedim. Bu da kendine has bir acı getirdi. Ama belki de böyle olması gerekiyordu. Hikâyelerde tanrılarla ölümlüler asla uzun süre bir arada olmuyordu.
"Rüzgârlar sizi diyarların ötesine, yaşayan dünyanın kıyısındaki denizlere taşıyacak. Orada bir karakavak koruluğuyla üstlerine söğüt ağaçları sarkan durgun, karanlık suların olduğu bir kara parçası var. Yeraltı dünyasının girişi. Sana göstereceğim bü-yüklükte bir çukur kaz, siyah bir dişi koyun, bir de koçun kanıyla doldur ve her tarafa tanrıların şerefine şarap dök. Aç gölgeler sürüler halinde gelecek. Karanlıkta onca zaman geçirdikten sonra buharları tüten yaşama aç olacaklar."