Tarih, insanlığın gelişmesi bakımından, "peygamberler"in oynadığı hayati role tanık olmuştur. İnsanlığın ilerlemesi ise, gerçeğin nasıl görülüyorsa öylece ve kayıtsız şartsız söylenmesi suretiyle asıl pratik değerini bulmuştur. Bununla beraber,· şu da açıkça belli olmuştur ki, peygamberlerin aşılamak istedikleri duygu ve düşüncelerin benimsenmesi ve yayılması bakımından, daima diğer bir sınıf insana, yani "lider" e
bel bağlanmıştır.
Bu önderler, gerçek ile bunu insanların benimseme yetenekleri arasında bir uzlaşma sağlayacak yetenege sahip filozof stratejiciler olmak zorundaydılar. Çok defa bu liderlerin etkisi, gerçeği kavramaktaki yeteneklerinin sınırlılık derecesine olduğu kadar, hakikati dile getirmedeki pratik düşünce güçlerine de bağlı kalmıştır.
Peki, ne olur rasyonel olmazsak? Örneğin bağlı olduğumuz bir grubun görüşlerini örtüşme ve tutarlılık açısından değerlendirmeden kabul etsek ve karşılığında güvenlik hissi ve maddi refah edinsek ne olur? Aslında pek çok durumda böyle yaptığımızı kabul edebiliriz. Ancak şunu da kabul etmeliyiz:
Bir doktorun tedavide böyle yapması durumunda sağlığınız,
bir hakimin yargılarken böyle yapması durumunda haklarınız,
bir işverenin ödemeler sırasında böyle yapması durumunda
ekonomik kazancınız, bir politikacının yönetimde böyle
yapması durumunda özgürlüğünüz, bir öğretmenin eğitimde
böyle yapması durumunda geleceğiniz tehlikeye girer.
İkinci olarak, rasyonelliğin her düzeyinde kendi duygularımız engel olarak karşımıza çıkabilir. Aslında odaklanma, karar verme ve uygulamaya geçme sürecinde oldukça etkili olan duygularımız, kontrol edilmediğinde tümüyle anlık, tutarlılıktan uzak, gerçekle örtüşmeyen inançlar üretebilir
ve buna bağlı davranışlar ortaya çıkarabilir.