Tanrı kendisine kulak verebilecek olanların aklını başına getirmeye çalışırken, savaşlar patlak verir.
…
Tanrı’nın topraklarının parlak renkleri insan kanıyla kararmaya başlar ve Onun, bunu durdurmak için yapabileceği çok az şey vardır.
Tüm bunlar olup biterken insanın çare dileyen, birbirlerine karşı yardım talep eden sesi Ona ulaşır. O ise kulaklarını tıkar ve yağmalanmış köylerin çığlıkları, yaralı askerlerin duaları, Auschwitz’den gelen yakarışlar karşısında inler.
İşte bu yüzden şimdi kendisini odasına kapamıştır ve geceleri elinde Frankenstein ile gizlice çatıya çıkarak, Doktor Victor Frankenstein’in kendi elleriyle yarattığı acımasız canavarın kutup buzları üzerinde yine onunla alay edişini tekrar tekrar okur durur. Ve Tanrı tüm yaradılışın kaçınılmaz biçimde şöyle sonlandığını düşünerek avunur: Aciz kalan Yaratıcılar, kendi elleriyle yarattıklarından köşe bucak kaçarlar.
Ölüm sonrası yaşam artık su yataklarına karşılık ağıllar, suşilere karşılık çiğ patatesler, şampanyaya karşılık kaynar sular biçiminde tanımlanmaktadır. Herkes herkesin kardeşidir ve dünya üstünde bir türlü yaşayamayan bir kavram, ilk defa hakikate dönüşür: gerçek eşitlik.
Komünistler şaşkınlığa düşer ve sinirlenirler çünkü kusursuz toplumlarına nihayet ulaşmışlardır ama bu, inanmak istemedikleri bir Tanrı’nın yardımı ile oluşmuştur. Meritokratlar, sonsuza dek bir avuç solcuyla, liyakatsiz bir sistem içinde sıkışıp kaldıkları için incinmişlerdir. Muhafazakârlar hor görebilecekleri çulsuzlardan; liberaller terfi ettirebilecekleri mağdurlardan mahrum kalmıştır.
Tanrı bir gece yatağının kenarına oturur ve ağlamaya başlar, zira herkesin hemfikir olduğu tek konu, cehennemde olduklarıdır.
Etiketlerin dışında bir şey istiyorum. Tüm hayatımın tek bir kelimeyle anlatılabilmesini istemiyorum. Bir hikâyeden ibaret olmasını. Bilinmeyen bir şey bulmak istiyorum, haritada olmayan bir yer gibi. Gerçek bir macera istiyorum.