...Tapımsal kadınlık kültürel dayanıklılığın ya da kalıcılığın güvencesi değildir... Çünkü tapım nesneleri kendi sembolik yüceltilişlerinin tutsağıdır. Her totem tabu içinde yaşar.
Uygar insan, doğaya ne kadar boyun eğmiş durumda olduğunu kendinden gizler. Kültürün görkemi, dinin yatıştırıcılığı dikkatini
çeker, inancını kazanır. Ama doğanın herhangi bir kımıldanışı her şeyi tuzla buz etmeye yeter. Yangınlar, seller, yıldırımlar, fırtınalar, kasırgalar, yanardağlar, depremler - her zaman her yerde hazır ve nâzırdır. Felâketler
iyiyi kötüden ayırmadan vurur. Uygarlaşmış hayatın bir yanılsama haline
ihtiyacı vardır. İnsanın hayatta kalma mekanizmaları arasında en kuvvetli
olanı, doğanın ve Tanrının nihaî iyilikseverliği fikridir. Mevcut kültür, bu
fikir olmadan korku ve umutsuzluğa geri dönerdi.
Profesör, gözlerini delikanlıya dikti: "Mustafa İnan o sırada ölseydi," dedi, "belki de uzun yıllar, mekanik kolunda iyi bir öğreticiden yoksun kalacaktık. Belki de dün seninle tanışamayacaktık, belki hiçbir zaman tanışamayacaktık. Yani demek istiyorum ki bizim ülkede her şey pamuk ipliğine bağlı. Belki de nice Mustafa İnan'lar damdan düştükten sonra kendilerine gelememişlerdir; belki de daha önceleri, doğum sırasında filan ölmüşlerdir."
Türkiye'de üst sınıfın çocuklarını Levent'ten Aksaray'a bırakırsan simit bile alamazlar. Halbuki elit okulun çocuğu aslında gözü açık olur, dünyaya intibak eder. Bizde elit çocuk diye yetiştirilenlerin neyin eliti olduğunu anlamak zor.