Dinle oğlum: Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, aklını başına topla Aleksi, hayırduam seninle olsun, dikkat et, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!
Beni Şeytan ya da Tanrı alırsa (Ne diyeyim patron, sanırım arada fark yok!) gebereceğim, pis kokulu bir leş olacağım, dünyayı kokutacağım ve bu dünya, boğulmamak için beni bir yere saklamak zorunda kalacak. Şimdi söz gelmişken patron, senden, korktuğum ve beni gece gündüz rahat bırakmayan bir şeyi (başka bir şeyden korkmam) soracağım; iyi saatte olsun, beni ihtiyarlık korkutuyor patron! Ölüm bir şey değildir, bir püfff! Ve mum sönüverir; ama ihtiyarlık... büyük ayıp bence. İhtiyar olduğumu açık açık söylemeyi ve kimsenin ihtiyarladığımı haber almaması için elimden geleni yapmayı çok büyük bir ayıp sayıyorum; sıçrıyor, oynuyorum, belim ağrıyor, ama gene oynuyorum; içiyorum, bir baş dönmesi geliyor, dünya dönüyor ama, gene başım dönmemiş gibi dik duruyorum. Terliyor, denize dalıyor, soğukluyorum. "Guh, guh!" diye öksürüp hafiflemek istiyorum ama, utanıyorum patron. Öksürüğü zorla geri çeviriyorum. Yani, benim hiç öksürdüğümü duydun mu patron? Hiç! Bu, yalnız başkalarının yanında değil, tek başıma olduğum zaman da böyle. Zorba'dan utanıyorum patron, ne diyeyim? Utanıyorum Zorba'dan.
Düşük işlev insan kişiliğinin karanlık yönüyle özdeştir. Her kişilikte bulunan karanlık yön, bilinçdışına ya da düşlere açılan kapıdır. Alacakaranlığın o iki figürü, "gölge" ve "anima", bu kapıdan geçerek gecenin düşlerine girerler ya da görünmez kalarak Ben-bilincini ele geçirirler. Gölgesi tarafından ele geçirilen insan daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer.