Fazl bin ziyad, Ahmet bin Hanbel'den aklın yerinin dimağ (beyin) olduğunu nakletmiştir. Ebu Hanife de aynı görüştedir. Bizim mezhebimizden bir grupsa aklın kalp de bulunduğunu söylemiştir; ki bu aynı zamanda imam Şafi'nin de görüşüdür. Bunlar kalbin akıl anlamında kullanıldığı; " şayet yeryüzünde dolaşsalardı düşünecek (akledecek) kalpleri olurdu." (hacc/46), "şüphesiz ki bunda kalbi (aklı) olanlar için bir öğüt vardır." (kaf/37) ayetlerini delil getirmişlerdir. Bu da aklın yerinin kalp olduğunu gösterir.
Üstad hakikati arayışta aklı, insanı tevhide kavuşturan bir köprü olarak görür. Ne "doğmada" olduğu gibi aklın önemini inkar eder ne de felsefede olduğu gibi ona mutlak anlamda itaat eder. İslâm'ın yol verdiği ölçüde akla, " bu iş ne seninle ne de sensiz olur" der.
Üstad, arayışı perdeleyen, zaman zaman da kulu bütünüyle arayıştan alıkoyan dünya zevklerini, eşyayı değerlendirmede en sahici kıymet ölçüsü olan ölümü anarak aşar:
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
Mezarda geçer akçe ne ise onu biriktir.
Necip Fazıl'a göre felsefe; " doğruyu bulma değil, her defa yanlışı yakalama aletidir ve bütün felsefe mezhepleri birbirinin yanlışını çıkarırken doğrudur. Doğru tek, yanlış ise sayısız olduğuna göre, o mutlak "tek"e malik olanın, sayı saymak ve hakikati böle böle bir şeye varılabileceğini sanmakla ne ilgisi olabilir ?"