Ben şöyle bir sonuca varmıştım: Almanlar isterlerse buraya gelsinler, her şeyi yakıp yıksınlar, katletsinler, yağmalasınlar, oteli, lokmaları, lolayı, Bakanları, yardakçılarını, louvresi, büyük mağazaları, çullansınlar kente, Tanrı'nın gazabına uğratsınlar, gerçektende bundan daha tiksindirici en ufak bir şey eklenecek hali kalmayacak derecede yozlaşmış olan bu koca kerhaneyi cehennem ateşiyle yaksınlar; benim bu işte kaybedecek hiç bir şeyim yoktu, hiç
-Haklısın. Arthur, bak bu konuda haklısın işte! Kindar ve uysal, ırzına geçilmiş, soyulmuş, bağırsakları deşilmiş ve hala gerzek, doğru, yoktu babalarımızın bizden aşağı kalır tarafları! tam üstüne bastın! değişen bir şey yok! ne çoraplarımız, ne efendilerimiz, ne de kanaatlerimiz, ya da hepsi o kadar geç değişiyor ki, iş işten geçmiş oluyor. sadık doğduk biz, sadakattende geberip gidiyoruz! Bedava asker, herkes için kahraman ve konuşam maymunlar, acı çeken sözcükler, sefalet tanrısının gözdeleriyiz biz. Efendimiz odur bizim! uslu durmazssak, sıkıverir... parmakları boynumuza kenetlidir, daima, konuşmayı zorlaştırır bu, yemek yiyebilmek istiyorsak da bayağı dikkatli olmalıyız... bir hiç uğruna boğuverir adamı... buna da yaşamak mı diyorsun...
Fakat schadenfreude yani başkalarının başına gelen talihsizliklerden duyulan haince bir zevk, insan tabiatındaki en kötü özellik olma niteliğini korur.