Duyguların, yemeklerin, gerçklerin, hayallerin, geleneklerin birbirine karıştığı bir evren var karşımızda. Bu evrende aşk, yalnızca hissedilen bir duygu olarak kalmıyor, yiyeceklere, efsanelere dönüşüyor. Ancak romanın büyülü gerçekçiliği, kimi yerde kendi cazibesine kapılarak fazlasıyla masalsı bir hâl, hatta neredeyse bir tekerleme hâlini alıyor.
Tita, roman boyunca bastırılmış kadınlığın sembolü. Onun çocuksu olgunluğu, her şeye rağmen büyüyebilme çabası dikkat çekici. Ne var ki Esquivel, Tita’yı kendi kaderine isyan eden bir kahraman olarak değil, fedakârlığın soyluluğuna sığınan bir kadın olarak çiziyor. Bu noktada yazarın kadın sabrını yücelttiği, hatta genetik bir kader gibi sunduğu görülür. Okur, Tita’nın bir türlü yeter diyemeyişine hem öfke hem anlayış duyar.
Pedro karakteri romanın en zayıf halkasıdır. Tita’ya duyduğu aşk, eyleme dönüşmeyen bir hayranlık olarak kalır. Onun korkaklığı, Esquivel’in erkek karakteri derinleştirmekten kaçındığını düşündürür. Romandaki asıl erk, Mama Elena’da toplanır. Elena, otoriteyi temsil eder; acımasızlığıyla hem evin hem geleneğin sürdürücüsüdür. Elena, gitmeyen, daima baskı kuran, kızının iç sesini susturan bir hayalet gibi dolaşır metin boyunca.
Yazar, büyülü gerçekçiliği başarılı biçimde kullanır; duygularla pişen yemekler, sular seller gibi ağlayan karakterler, öfkeden pişmeyen fasülyeler... Ancak bu teknik, bazen karakter derinliğini gölgede bırakır. Gerçeküstü olaylar okuru büyülerken, kişilerin içsel evrimi yüzeyde kalır.
Acı Çikolata, kadınların bastırılmış arzularını, duygusal mirasın kuşaktan kuşağa geçişini anlatan bir roman. Güçlü temalarına rağmen, duygusal yükü yer yer fazlaca melodramatikleşir. Yine de şu cümleyle özeti yapılabilir:
Mutluluk bu romanda, herkesin elinin altında duran ama kimsenin ağzına