Görülüyor ki ayrı ayıı yollardan yürüseler bile, sünni akide de, vuf da vaatlerde ve mükellefiyetlerde ne kadar ayrılırsa ayrılsınlar insanın kâinattaki yeri hakkında birleşiyorlardı. İnsan her ikisinde de Platoncu mânâsında bir gölge oyunu olan bu fâni hayatın karşısınd gül, asıl büyük kaderi olan ebediyat karşısında ve onun içinde bulutlarını buluyordu.
İşte bu hazır unsurlarla kendisini anlatmak, söylemek istediğini söylemek, ki eski şiirin belli başlı hususiyetidir, şark muhayyelesinin hem zayıf tarafını, hem de şaşırtıcı çekiciliğini verir.
Eski edebiyatın en şaşırtıcı tarafı lafız ve mânâ sanatlarının arasında
gidip gelen bir şür telâkkisinin emrinde başka dillere ait bütün incelikleri, dilin dehasına yabancı bir nazım sistemi ile beraber bir lezzet vasıtası olarak almasıdır.
Fakat şairlerimizin biraz evvel bahsettiğimiz örneklerinin tesadüfüne bağlı o keyfi lügatten bir türlü kurtulamamaları, kelime zevkinden dil zevkine çıkamamaları, bu ve buna benzer mısraların, eserlerinde daima bir istisna gibi kalmasına sebep olacaktır.