Pupul olağanüstü, daha heyecanlı bir hikaye hayal etmişti. Hep böyle olurdu zaten. Gerçek, bütün işlerde, hayal ettiği romantik olaylardan farklı, adi, hayal kırıcı olurdu. Hayat gibi.
Oğlum, dedi babam, Amerika bizim uyanmak için mücadele ettiğimiz bir kâbustur.
…
Ama uyanacağız dedi, bir sabah eskicinin şarkı söylediğini duyacak, onu sokakta dans ederken göreceğiz.
Peki ben bu arada ne yapayım baba?
Dolaş ve ara, dedi, dolaş ve ara.
Bu yanıt pek hoşuma gitmemişti ama bu konuda suçu kendimden başkasına atamazdım.
Türkiye’ye gitmeyi düşündüm, ama çok uzak ve pahalıydı. Ayrıca artık köklerimi aramıyordum; kemikler çok derine gömülmüştür ve sonunda farkına varmıştım ki, bana bir fayda sağlamayacaklardı.
Onun için şu ülke olmuş, bu ülke olmuş fark etmez, ona göre vatan sofra başında ağlayabileceği yerdir.
Ben ona benziyorum, onun bedeninden çıktım. Babam bana hiçbir şey, hiçbir şey vaat etmiyor. Ama bundan kaçış yok.
Savaş bitti ama haberler hala göçmenlerle dolu ve her taraf sefalet içinde. Belki şu anda çocukluğunu daha da fazla hatırlıyordur ve benzinin fiyatı, mutluluğun sırrı konusunda tasalanarak koşturup duran çocuklarına ve torunlarına şöyle diyordur: “ Mutluluk nedir biliyor musunuz? Bir lokma ekmek ve sana ait olan temiz bir tuvalete girebilmektir. Ben mutluyum çünkü hayatta olmak bana yetiyor.”