Zaven Biberyan İstanbul’da doğmuş, yaşamış, Saint Joseph’de ve İstanbul Ticari İlimler Akademisi’nde okumuş bir gazeteci/yazarımız. Sol görüşlü olduğu için malumunuz, tüm benzer aydınlarımız gibi değişik takibatlara uğrayan, hatta hapis de yatan Biberyan bir dönem TİP İstanbul Belediye Meclis Üyeliği de yapmış. Geçmişinde varlık vergisinden dolayı kendisi de büyük acılar yaşayan Biberyan değişen toplumu, çürüyen ve yiten değerleri, bir daha yerine gelmeyecek kayıpları yalın ve etkileyici dili ile eserlerine aktarmayı başarmış. Okuduğum ilk kitabı “Yalnızlar” oldu, ama tek kelimeyle bayıldım. Bu topraklarda yaşananları anlamaya, yaşanan acıların altında ezilen insanları tanımaya çalışan benim bu zamana kendisini okumamış olmam affedilemez, büyük bir kayıpmış.
“Yalnızlar”, 1950lerin İstanbul’unda, Erenköy’ün gerçekten de bir sayfiye köyü olduğu o yıllardan 2 günlük bir kesit sunuyor bize. Yazar bunu 2 ailenin yaşantısını, birbirine paralel ilerleyen 2 hikaye eşliğinde aktararak yapıyor. Dili o kadar akıcı ve kimi zaman karakterlerin iç sesleri o kadar ortada ve baskın ki, bende, 1950’li yıllarda çok da moda olan, bir fotoroman okuyormuşum izlenimi yarattı. Yaşananları sahneler halinde kurgulaması ve her sahnede yaşananları renkleri, kokuları, ortamı ile sanki gözümüzle görüyormuşuz gibi ortaya serebilmesi, Biberyan’ın büyük başarısı.
Dönem, Cem Yılmaz’ın “Pek Yakında” filminde de gördüğümüz yeni ve ani (!) Türk zenginlerinin, biraz da görgüsüzlükleri ile ortaya serildiği dönem. Batı müzikleri dinleyip batı dansları yapınca daha uygar olduğunu zanneden, Anadolu’dan ve hele köyden gelenleri küçümseyen, erkeklerin puro ve paraya, kadınların kıyafet ve dedikoduya pek düşkün oldukları dönem. Aynı zamanda tek partili iktidarın sona erdiği, azınlıklara baskının arttığı,