Her günün uykusuzluğu ve kâbusları, her günün ağrı kesicileriyle uyku hapları içinde artık genç değildik. Artık bizim için kaygılanan da gözyaşı döken de yoktu. Biz bile kendimizden nefret eder olduk. İçimizde 1980 yazının o sorgu odası vardı. Siyah monami tükenmez kalem vardı. Elimizden dışarı fırlamış beyaz kemik vardı. Hıçkırarak ağlayan, yalvaran, yardım dilenen tanıdık ses vardı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Biz ateş bile edemeyen silahlı çocuklardık.
O gün askerlere dağıtılan mermilerin toplam sekiz yüz bin tane olduğunu sonradan öğrendim. O zamanlar şehrin nüfusu dört yüz bindi. Yani, tüm şehir halkını ikişer kurşunla öldürebilecekleri sayıda mermi verilmişti. Bir sorun çıkarsa herkesi katledin diye emir aldıklarına inanıyorum. (...)
O şafak vaktinde karanlık binanın içinde merdivenlerden şırıl şırıl akan kan her aklıma geldiğinde düşünürüm. O ölümün sadece onlara ait bir ölüm olmadığını, birilerinin yerine ölmüş olduklarını. Binlerce ölüm, binlerce kalp değerinde kan olduğunu.
Askerlerin bizden kat kat güçlü olduklarını bilmiyor değildim. Ancak garip olan, onlarınkinden daha güçlü bir şey beni etkisi altına almıştı.
Vicdan
Kesinlikle vicdan.
Dünyadaki en korkunç şey odur.
Sen öldükten sonra cenaze töreni yapamam, benim hayatım cenaze töreni oldu.
Sen, su geçirmez örtüyle sarılıp çöp kamyonunda götürüldükten sonra,
Affedilmesi imkânsız su hüzmeleri parıldayarak fıskiyeden fışkırdıktan sonra.
Her yerde mabedin ışıkları yanıyordu.
Baharda açan çiçeklerde, kar tanelerinde, her gün gelen akşamlarda. Boş şişelere yerleştirdiğin mum kıvılcımları.