Yaşlılıkta, çoğu durumda beden ve zihin aynı zamanda çökmüyordu. Genellikle bunlardan biri daha genç kalıyordu. Hangisinin önce çökmesi daha iyidir gibi trajik bir sorunun cevabını bugün tam olarak öğrenmiştim: Önce zihin çökerse insan daha mutlu ölürdü.
Yaşamımın yıllarını bir yol boyunca sıralanmış, birbirine tellerle bağlı, telefon direkleri gibi hayal ediyordum. Bir, iki, üç, ...on dokuz telefon direği sayabiliyordum, ama sonra teller boşlukta sallanıyor ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, on dokuzuncudan sonra bir tek direk bile göremiyordum.
"Beni öldürmeyen her şey beni daha güçlü kılar." Bu bir aptallıktı. En azından herkesin kullandığı çağdaş anlamı içinde. Her gün yaşanan acı insanı dayanıklı hale getirmezdi. Yıpratırdı. Kırılganlaştırırdı. Zayıflatırdı.
...İnsan ruhu, dayanıklılığının sınanmasıyla tabaklanan bir deri değildi. Duyarlı, nazik, içli bir zardı. Bir şok anında yaralanır, örselenir ve bunun izlerini hep taşırdı.
Kadın erkek, hepimiz bir olmayanı sevmişizdir; hâlâ da seviyorsak, bir olmayanı sevmekteyizdir.
Bu dünya güzelse, yaşamaya değerse, o olmayan sevgiliyi var sandığımız için güzeldir, bu yüzden yaşanmaya değerdir.
O olmayan sevgilinin bir gün gerçekten olmadığına inananlar için dünyanın gerçekliği artık saçmalıktır ve o zaman dünya yaşamaya değmez; çünkü şiirsiz bir dünyadır. İyi ki olmayan ve hiçbir zaman olmayacak olan sevgilinin olduğuna inanıyoruz.