Medya içeriklerinde sürekli insanlara özel ve benzersiz olduklarını anlatmaya çalışan bir "biçim" var.
İnsanların bu kadar öfkeli, alıngan ve kompleksli olduklarını görünce tehlikenin farkına varıyorum. Kandırılıyorlar. İletişim ölüyor. Kişilerin kendilerinin özel olduklarını düşünmeleri, onların daha çekilmez bir hale gelmelerine sebep oluyor. Bütün meseleler şahsileşiyor, anlaşmazlıklar artıyor.
Hiçbir alanda fayda gösterememiş bir insanın kendini "bambaşka" hissetmesi, zayıf bir karakterden çok daha öte bir durum bana kalırsa. Burada resmen bir inandırılmışlık söz konusu. Bu inandırılmışlık ya da içgüdü her neyse, mutlaka arınılması gerekiyor.
Medyanın sloganı değişmiyorsa, insanın kendi sloganı değişmeli.
Gürkan Kadıoğlu
Bizden andımızı, inancımızı çoktan aldılar; basmakalıp aydınlanmalar yaşatıp özgür olduğumuzu düşündürüyorlar. Söyleyin bana, bu adamlar eğer tanrıysa, bu tanrılar bize kurak bir yeryüzünden başka ne bıraktılar?
Öncelikle kitabın geçtiği şehirde büyük bir ekonomik dengesizlik ortaya çıkmıştır. Orta halli sınıfı yok edilmiş, insanların yaşam standartları oldukça düşmüştür. Fakat aynı zamanda şehrin kapitalistleri de gittikçe zenginleşmektedirler.
Hikaye, bir grup anarşistin trafo merkezini ele geçirerek elektrikleri kesmesiyle başlar. Daha sonra bu anarşistler yakalanmış, ifşa edilmişlerdir.
Majer Mayer, yaşanan tüm olayları eski bir radyodan takip etmektedir. O kadar fukaradır ki aylardır para biriktirdiği halde kendisine bir televizyon alamamıştır. Sosyal hayatı yalnızca kamp yapmaktan ibarettir; hayalleri bile aciz ve sıradandır. Nitekim şehirdeki kaotik ortamın yanı sıra, iş yerinden izin alarak yeniden kampa gitmeyi planlamıştır. Bu esnada anarşistlerin sayısı artmakta, tansiyon yükselmektedir. Ansızın şehrin zenginleri-kapitalistleri teker teker suikasta uğramaya başlarlar. Yolsuzluk artar, mevcut iktidar şehre polis dahi yetiştiremez.
Majer, kamp esnasında konuşan siyah renkli bir timsahla karşılaşır. Uzun konuşmalar sonucu, ev arkadaşı olmaya karar verirler. Fakat bu sırada şehirden daha beter haberler gelmektedir. İnsanlar olası bir iktidar kavgası için önlem alarak marketleri yağmalarlar. Müthiş bir korku trafiği ortaya çıkmıştır; ancak televizyon açıldığı zaman iktidarın başındaki adam, yani Başkan Altındiş insanlara abartılacak bir mesele olmadığını, her büyük şehirde bu gibi asayiş sorunlarının ara ara vuku bulacağını söyler. Üstüne üstlük köşkünün balkonundan pişkin pişkin güler, kahvesini yudumlar. Artık şehirdeki karmaşa, masum insanların ölmesiyle doruklara ulaşır. Evler kundaklanmakta, kapitalistler infaz edilmektedirler. Majer Mayer ve Kara Timsah, ilginç bir biçimde kendilerini bu olayların odağında bulurlar. Başkan Altındiş'in köşküne gizlice sızarak,
"Neden yetinmek zorunda kaldığınızı biliyor musunuz? Hepiniz büyük parçadan bir şeyler koparma derdindesiniz; küçük lokmaları yutup akıllı olduğunuzu sanıyorsunuz fakat yüklü bir ahmaklığı sırtladığınızdan haberiniz yok! Köle bile olsanız, tok bir köleysem razıyım diyorsunuz! Sizi sırtlanlar! Yaşamınız onların şehvetli çiğnemelerini dinlemekle geçecek, artıklara tamah edeceksiniz!"