Büyük bir fırtınaya tutulmuştum. Evet, yabancılarla dolu, bana yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başıma kalmıştım. Düşündüm. Avcuma aldığım nohutlara bakarak hayatımı, ne işe yaradığını bilmediğim zavallı yaşantımı düşündüm. Nohut ve makarna gibi, bir araya getirilemeyen parçalardan oluşan günlerime acıdım.
Tükenmeyen hayalin sonunda yorulduğunu, sonu gelmez gayretten tükendiğini hissedersin, çünkü ne de olsa olgunlaşırsın, eski ideallerini geride bırakırsın, ideallerin küle, yıkıntıya döner; eğer başka bir hayat yoksa, o zaman hayatı bu yıkıntıdan inşa etmek gerekir.
Kemirici bir hastalığın pençesinde eriyen bir kimseden, kalbine hançerini saplayarak, ıstırabına son vermesini isteyebilir misin acaba? Böylece, çektiklerine son verdirmeyi düşünürken, kendini kurtarması için gereken cesareti de bir ânda elinden almış olmaz mısın?
Aklı başında, sakin bir insanın, en iyi dostu da olsa, başkasının durumunu kavramasına imkân var mı? Telkin ederek yatıştırmaya çalışması ise ne kadar boş olabilir, değil mi?.. Tıpkı sağlam birinin, ağır bir hastanın başı ucunda durduğu halde, hastaya hiçbir şekilde kuvvetinden verememesi gibi.