Sonraki dönemde hayatımda bazı önemli değişiklikler oldu. Bir kere uyuyabilmeye başladım. Rüya içinde rüyalarım ciddi oranda azaldı. Gece yürüyüşlerim, uyurgezerliğim kendiliğinden sonlandı. Göğsümden boğazıma yürüyen malum ağırlık tümüyle geçmediyse de epey seyreldi. Yeniden yemek yemeye başladım. Eskisi gibi tıkınarak değil, kendimi yemekle kırbaçlayarak değil üstelik. Normal, yeni neredeyse normal.
Kısacası iyileştim. Kendimi en büyük endişemle, ateşle tedavi ettim.
Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması...İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey var: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyecek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.
Anlıyorum ki insanlar yazmaz hep öyküleri; bazen de öyküler yazar insanın kaderini. İşte bu, tam da o anlardan biri. Öykü, hakikati fısıldayan bir müneccim gibi, kalbimi ve aklımı benden iyi bildi.