Gülçin

Çok olmalı ki, Namık Kemal'in 1872de İbret'te yazdığı ve Osmanlı aile yapısını incelediği makalesinde dediği gibi, daha kendileri çocukken çocuk sahibi olur kızlar. Ellerindeki oyuncak bebeklerin yerini sahici bebekler alıverir. Fuzuli'nin eline hokka-kâğıt-kitap yakıştıran toplum, Firuze'ye bebek yakıştırır. Kadınlar ancak "doğal vazifeleri"ni aksatmadıkları ölçüde başka işlere soyunabilirler. Osmanlı'nın son dönem şeyhülisamlarından Musa Kâzım'ın "Hürriyet-Mutasavvat" (Özgürlük-Eşitlik) başlıklı yazısında nasihat buyurduğu gibi, kadınların belli bir noktadan sonra eğitime ihtiyaçları yoktur. Okula gönderilmeleri gerekmez. Zira gereğinden fazla eğitim alırlarsa doğal vazifelerini ihmal edeceklerdir. Fazla okumamalı, fazla yazmamalıdır kadınlar... Ne olur ne olmaz...
Sayfa 55·Kitabı okudu
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Acelemiz yok. Ne bir yerlere yetişmek, ne başka işler kotarmak var aklımızda şu anda. Zaman durmuş sanki. Bir çentik atıvermiş duvara. Şimdiki zaman fiilinde takılı kalmış dünya. Konuşuyoruz edebiyattan, sanattan, gelmiş geçmiş edebiyatçılardan, bu toplumda yazar olmanın sorumluluklarından, kadın olmaktan, kadın yazar olmaktan…
Sayfa 46·Kitabı okudu
Edebiyat
... sanki öldürme, sarılma gibi sıcak, hoş bir şeydi. Macarca'da öldürme ve sarılma kelimelerinin birbirine yakın olması ve adeta birbirini pekiştirmesi ne tuhaf: öles ve öleles...
Sayfa 68·Kitabı okudu
Edebiyat
İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar. O esnada ne söylediğinin, hangi sözler ve prensiplerle kendini savunduğunun bir önemi var mı? Sonunda, en sonunda insan dünyanın ona öylesine inatla sorduğu soruları hayatının gerçekleriyle cevaplar. Sorular şöyledir: Sen kimsin? Gerçekten ne istiyordun? Gerçekten ne yapabiliyordun? Nerede sadıktın, nerede sadakatsiz? Nerede cesurdun, nerede korkak? Sorular bu şekildedir. Ve insan elinden geldiğince cevaplar, doğru ya da yalan söyleyerek ama bu o kadar önemli değil. Önemli olan, sonunda bütün hayatıyla cevap vermesidir.
Sayfa 65·Kitabı okudu
Edebiyat
"Aslında" diyor general kendi kendiyle tartışırcasına, "genel olarak dostluk diye bir şey var mı bilsek iyi olurdu. Hayatlarının bir döneminde belli konularda aynı şeyleri düşünen, benzer zevkleri, benzer ihtiyaçları olan iki insanın karşılaştıklarında yaşadıkları tesadüf sevincini kastetmiyorum. Bunların hiçbiri dostluk değil. Bazen bunun hayattaki en güçlü bağ ve o nedenle bu kadar nadir olduğunu bile düşünüyorum. Peki temelinde ne var? Duygudaşlık mı? Kof, bayat bir kelime bu; iki insanın hayatın zor anlarında birbirlerine destek olmalarını ifade edemeyecek kadar zayıf. Duygudaşlık ? Ya da belki başka bir şey... Belki de insanlar arasındaki her ilişkinin derinlerinde küçük bir Eros kıvılcımı var. Burada ormanda, yalnızlığımın içinde, hayatın getirdiği şeyleri anlamaya çalışırken zaman zaman bunu düşündüm. Dostluk elbette hemcinslerinde bir çeşit tatmin arayan, hasta tabiatlı insanların gönül ilişkilerinden farklı bir şeydir. Dostluğun Eros'unun bedene ihtiyacı yoktur. Hatta beden tahrikten ziyade rahatsız eder. Fakat yine de bu bir Eros'tur.
Sayfa 58·Kitabı okudu
Edebiyat