Şahane bir eser. Kesinlikle okumalısınız.
Kitap size Shakespeare’i doğrudan anlatmıyor; hatta adı hiç geçmiyor bile. O, sadece “eşi”, “oğlu”, “babası”, “kuzeni”, “kayınbiraderi” ya da “damadı” olarak var. Asıl sanatçı, bizim bildiğimiz muhteşem tiyatroların yaratıcısı ise bambaşka biri.
Her şey, iki ayrık çiçeğin aşkıyla başlıyor aslında. Agnes’in öksüzlüğü, küçücük yaşta kardeşiyle birlikte annelerinin yasını derinden hissetmesi, yeni gelen üvey annenin getirdiği soğukluk… Dünyaya üveylik nedir bilmeyen bir kızın acı içinde büyümesi ve kurtuluşu için evlenmesi. Evlendiği aile de kendi ailesi kadar sorunlu: vicdansız bir kayınpeder, gelinini hor gören bir kayınvalide…
Kapıları kapayınca ise sadece mutlu iki âşık kalıyor. Ama adam burada mutsuz. Karısının yanında olmadığı her an, bu izbe yerden ve babasının ticaretinden kaçmak istiyor. Karısı ise anlayışla, “kocam burada, benimle mutlu olsun” diye çırpınıyor.
Bir evladın dünyaya gelişindeki zorluklar, kenardan izleyen bir seyirci gibi hissettiriyor insanı. Öngörüleri olan bir annenin bu seferki öngörüsünün tutmamasını dilemesiyle, okur her sayfada sonu bile bile çırpınıyor.
Agnes iki doğum yapıyor: İlk bebek kız, ikincisi ikizler. On yaşlarına geldiklerinde ikizlerden kız olanı salgına yakalanıyor. Ki bu salgını yazar o kadar güzel o kadar gerçekçi işliyor ki salgın sizin yanında sanıyorsunuz .Erkek ikiz, kız kardeşinin hastalığına dayanamıyor; hastalığa ve ölüme karşı büyük bir savaş vereceğini, kardeşini koruyacağını düşünüyor… Ve kendini onun yerine feda ediyor.
Acı ..... Korkunç bir evlat acısı. Salgından ölen bir oğul, geriye paramparça bir anne, yarısı olmayan hırçın bir ikiz kardeş ve acıya hiç dayanamayıp tiyatrosuna, yazılarına sığınan, günümüze kadar gelen eserlerin sahibi olan acılı bir baba.
Kitapta hep