Herkes dertte değil, herkes derste. Herkes derdiyle dersini alıyor. Ders alınacak, sınav geçilecek... Teneffüs ancak o zaman. Sen derdini çekmiş, dersini almışsın, şimdi artık ferahlama zamanı
Artık kendi hikâyem değil, "Meltem" in hikâyesiydi bu. Öyle hissettim ki tamamen dışındaydım geçmiş senelerin. Kendimi uzaktan görebiliyordum. On yaşındaki Meltem babaannesi ve dedesiyle birlikte salonda oturuyordu. Bu bana büyüdüğümü hissettirdi. Her şeyin geçmişte kaldığının, büyüdüğümün, önümde bu geçmişten bağımsız yeni bir gelecek yaratabileceğim uzun yılların olduğunun farkına vardığım müthiş bir andı. Bir şeyler olması gerektiği gibi olmamıştı. Bir şeyler eksikti, bir şeyler hatalıydı, yanlıştı, hüzünlüydü, iğrençti, berbattı... Bütün bunlar küçük Meltem'in hikâyesiydi.
Annemin, babamın mezarı olmasını çok isterdim. Annem nerede bilmiyorum. Öldüyse mezarı nerde, kaçtıysa nereye kaçtı? Kaçtı da sonra mı öldü? Onu bile bilmiyorum. Ölmüş olsalar, yokluklarına sarılırdım, biliyor musun? Yokluklarını yorgan yapar, örterdim üstüme. "Olsalardı" diye başlayan cümleler kurar, başımı o cümlelere yaslardım. Mezarlarına gider, çiçek bırakır, konuşurdum onlarla. Her bayram giderdim. Yalnız geçirdiğim bayramları bile severdim. Gidecek bir yerim olurdu. Şimdi yine yoklar ama bu yokluk, gerçek bir yokluk değil. Varken nasıl yok olabilir insan? Ben o yokluğa düşman oldum. Bir karabasan gibi çöktü üstüme. Öyle ağır ki... Hiçbir şeyin varlığı anlam taşımadı ömrüm boyunca.