İyilik, ilk bakışta insanın en saf eylemlerinden biri gibi görünür. Yardım etmek, kurtarmak, el uzatmak… Bunlar, ahlaki olarak neredeyse tartışmasız biçimde olumlanan davranışlardır. Ancak bu yüzeyin altına inildiğinde, iyiliğin sandığımız kadar “masum” olmayabileceği ihtimali belirir. Çünkü her iyilik eylemi, aynı anda görünmeyen bir ilişkiyi de kurar: veren ile alan arasındaki ince ama derin bir eşitsizlik.
Birine iyilik yapmak, yalnızca onun hayatında bir değişim yaratmaz; aynı zamanda iki kişi arasında bir konum farkı üretir. Yardım eden, eylemin öznesi olarak aktif ve güçlü bir pozisyona yerleşirken, yardım alan kişi pasifleşir. Bu pasiflik çoğu zaman minnet, borçluluk ya da örtük bir eksiklik duygusuyla birlikte gelir. Tam da bu nedenle, iyilik yapılan kişi ile iyilik yapan kişi arasında tam anlamıyla bir eşitliğin korunması zorlaşır. İyilik, görünürde bir bağ kurarken, derinde bir mesafe de yaratır.
Bu durumun farkına varan düşünürlerden biri Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche’ye göre iyilik, çoğu zaman bir üstünlük kurma biçimidir; güçlü olanın zayıf olana uzattığı el, yalnızca bir merhamet göstergesi değil, aynı zamanda bir hiyerarşi ilanıdır. Bu perspektiften bakıldığında, yardım etmek yalnızca başkasını değil, aynı zamanda kendini de konumlandırmaktır. Yardım eden, farkında olsun ya da olmasın, “yardım edebilen” olmanın getirdiği üstünlüğü deneyimler.
Buna karşılık Immanuel Kant, ahlakın niyetle ilgili olduğunu savunur. Ona göre bir eylemi ahlaki kılan, onun sonuçları değil, hangi ilkeyle yapıldığıdır. Eğer bir kişi başkasına yalnızca “doğru olduğu için” yardım ediyorsa, bu eylem ahlakidir. Ancak burada da çözülmesi zor bir düğüm vardır: İnsan gerçekten tamamen çıkar dışı davranabilir mi? Yardım ederken hissettiğimiz içsel tatmin, vicdani rahatlama ya da