Raskolnikov, Petersburg’un yoksulluk, adaletsizlik ve sınıfsal eşitsizlik içindeki düzenine isyan eder. Yaşlı tefeci kadını öldürmekle, “toplumun asalaklarından” birini ortadan kaldırdığını düşünür.
Yalçın da, Melek’in hikâyesini ele alırken toplumun ikiyüzlülüğünü görür: kadının suçu bireysel değildir, toplumsal şartların ürünüdür. Ancak o da Melek’i kurtarmak yerine, suçu “anlamaya” yönelir. Bu yönüyle Melek’in cinayeti, toplumun adaletsizliğine verilmiş bir tepki olarak okunabilir.
İki karakterde de cinayet (ya da cinayet fikri), bozuk toplumsal düzenin ürünü olarak ortaya çıkar.
Raskolnikov, kendisini “olağanüstü” bir insan olarak görür; Tanrı’nın koyduğu yasaları aşabileceğine inanır. Cinayet, bu üstünlüğün ispatıdır.
Yalçın da entelektüel konumundan ötürü kendini “yargıç” konumuna koyar. Melek’in eylemini çözümleme biçiminde, aslında kendi üstünlük duygusu gizlidir. Melek’in suçunu anlamak, ona göre sıradan insanların anlayamayacağı bir düşünsel derinliktir.
Her iki karakterde de cinayet, egoyu besleyen bir güç gösterisine dönüşür: biri eylemle, diğeri anlamayla kendini yüceltir.
Raskolnikov, içinde bulunduğu sefalet ve çaresizliği aşmanın tek yolunun cinayet olduğunu düşünür; eylemini neredeyse kaçınılmaz bir “yazgı” gibi yaşar.
Melek de sistemin ve erkek şiddetinin sıkıştırdığı bir kadındır; onun cinayeti de benzer biçimde “kaçınılmaz” bir hayatta kalma refleksidir. Yalçın’ın gözünde Melek’in suçu, toplumsal koşulların dayattığı bir sonuçtur.
Her iki anlatıda da cinayet, bireysel bir tercih olmaktan çok, toplumun dayattığı bir kaderin tezahürüdür.
Raskolnikov, cinayeti “toplumun iyiliği için” yaptığını söyleyerek kendi eylemini ahlaki olarak meşrulaştırmaya çalışır.
Yalçın da Melek’in cinayetini toplumsal koşullarla açıklayarak bir tür ahlaki
Asılacak KadınPınar Kür · Can Yayınları · 202611,6bin okunma
Aşkı ve hayatı pek çok sevmekten,
Umuttan ve korkudan âzâdeyiz artık
Şükür olsun meçhul Tanrılara ki
Hiçbir hayat sonsuz değil;
Ölüler hiç dirilmiyor;
En yorgun nehir bile sonunda
Güvenle denize dökülüyor.
Tekrar açık lomboza baktı. Swinburne anahtarı vermişti. “Ölüler hiç dirilmiyor!” Bu dize Martin’in içinde büyük bir minnettarlık hissi uyandırdı. Evrenin bir ihsanıydı bu. Yaşam acı veren bir yorgunluk haline gelince, ölüm rahatlık veren ebedi uykuyu sunmak için oradaydı. Ama ne bekliyordu ki? Gitme vaktiydi.