2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanı, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve kitabı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.
Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar