“Kendimden daha azını talep edecek kadar alçakgönüllü olmadım asla. (…) amacım, herkesin bir kitap boyunca söylediklerini on cümleyle söylemektir — başka kimsenin bir kitapta söylemediklerini...”
“Haftalardır huzursuz uyuyordu, uyanık olduğu zamanlara göre daha da beter rüyalar görüyordu, nefes alamıyor, özgür hareket edemiyordu ve onu oyalayacak meşgalelerini yitirdiğini hissediyordu. İrene’nin içindeki şeytani korku peşindeyken, artık ne bir kitap okuyabiliyor ne de herhangi bir şeyle meşgul olabiliyordu. Hasta hissediyordu. Kalbindeki çarpıntı İrene’yi bazen öylesine sarsıyordu ki, ayakta duracak hâli kalmıyordu. Üzerine çöken huzursuz bir ağırlık, neredeyse canını yakan bir yorgunluğu tüm bedenine yayıyor, fakat buna rağmen gözünü uyku tutmuyordu. Tüm varlığı, bedenini zehirleyen bu korkudan harap olmuştu ve İrene, içten içe bu hastalık hâlinin gözle görülür ve yakınındaki insanların kendisine acımasını ve merhamet etmesini sağlayacak somut bir hastalığa dönüşmesini diliyordu. Bunu düşündüğünde acılar içinde yatan hastaları kıskanıyordu. Beyaz duvarlar arasında beyaz yataklar ve çiçekler arasında bir sanatoryumda yatmak ne kadar da güzel olmalıydı, insanlar ziyaretine gelir ve ona şefkatle yaklaşırdı, çektiği acılara rağmen uzaklarda iyiliksever, kocaman bir güneş gibi iyileşme umudu dururdu. İnsanın ağrısı varsa, istediği kadar çığlık atabilirdi, fakat her gün ve hatta neredeyse her saat yeni ve dehşet verici durumlar yaratırken, kendisi durmadan trajik bir komedide sağlığı yerindeymiş gibi rol yapmak zorundaydı. Oynadığı mutluluk rolünü kimsenin fark etmemesi için, gergin olsa da her zaman gülümsemek ve mutlu görünmek zorundaydı, bunun için her gün boşuna harcadığı kahramanca gayretin nelere mal olduğunu sadece kendisi biliyordu.”
"Vakit nasıl da yavaş akıyordu. Ahşap mahfazalı, eski saatin ibreleri belli belirsiz ilerliyordu. Akşam korkusunu, yabancı bir evde yalnız kalmanın yarattığı, açıklanamaz ve çocukça endişeyi, daha fazla yadsıyamadığı katıksız sıla hasretini giderek daha tehditkâr biçimde hissetmeye başladı. Milyonlarca yüreğin attığı bu devasa kentte yapayalnızdı; yeryüzünü döven alaycı yağmur dışında kimse onunla konuşmuyor, hıçkırık ve gözyaşlarını bastırmaya uğraşan ve her ne kadar çocuk gibi davranmaktan utansa da karanlığın arkasına saklanmış halde çelik gibi bakışlarını acımasızca kendisine çevirmiş bu kaygıdan nasıl kurtulacağını bir türlü bilemeyen bu gence, kimse ne kulak veriyor ne de onu bir bakışa değer görüyordu. Tek bir söz bile olsun bir şeyler duymaya hiç bu kadar muhtaç olmamıştı."
G.A.: Hadi artık, muhabbetimize son verelim. Nereye vardık?
Y.A.: Şuna: “Biz (insanoğlu), yanıltıcı isimler verdiğimiz bazı niteliklerle kendimizi etiketledik. Sevgi, Nefret, Hayırseverlik, Merhamet, Cimrilik, Cömertlik vesaire… Yani, isimlere yanıltıcı anlamlar ekliyoruz demek istiyorum. Hepsi kendini tatmin ve memnun etme çeşitleri olmalarına rağmen, dikkatimizi gerçekten uzaklaştırmak için isimleri onları gizliyor. Ayrıca, hiç orada bulunmaması gereken bir kelimeyi de sinsice sözcüğe soktuk. Fedakârlık. Var olmayan bir şeyi tanımlıyor. Fakat en kötüsü, insanın tüm eylemlerini emreden ve onu bunlara zorlayan Tek Dürtü’yü görmezden gelip hakkında hiç konuşmuyoruz. Her acil durumda ve ne pahasına olursa olsun insanın kendi onayını güvenceye almasının kaçınılmaz gerekliliğini yani. Olduğumuz tüm şeyleri ona borçluyuz. O bizim nefesimiz, kalbimiz, kanımız. O bizim tek mahmuzumuz, kırbacımız, üvendiremiz. Son derece etkili tek gücümüz. Bir başkasına da sahip değiliz.”
“Bozulmamış alışkanlıkları vardı besbelli bu adamın; sözü kutsal, dostluğu kalıcı, bağlılığı sınırsız olmalıydı. Ama bu erdemleri, yurt, toplum ya da aile çıkarları uğrunda kullanması gereken irade, yazgının bir oyunuyla başka bir yola dökülmüştü onda. Eşinin ve kendisinin mutluluğunu düşünmek, bir servet yönetmek, çocuklarına güzel bir gelecek hazırlamak zorunda olan bu yurttaş, görevlerini ve sevgi borcunu unutmuş, tekinsiz bir şeylere kapılıp gitmişti.”